Page 57 - Ege Life Dergisi 114. Sayı Haziran 2017
P. 57
olarak tanımlıyor. Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkına ve küresel KARABURUN ÇEVRE DAVALARI
çevre sorunlarının insanlığın ortak sorumluluğu altında olduğu-
na vurgu yapıyor. Çevre alanında yapılmış ilk uluslararası konfe-
rans olması nedeniyle de toplantı tarihine ithafen, 5 Haziran Dün- “Karaburun’da destek verdiğimiz Rüzgâr Enerji Santrali
ya Çevre Günü olarak kutlanmaya başlıyor. (RES) süreçleri de oldu. Nedenine gelince, yenilenebilir, temiz
enerji olarak anılıyor RES’ler. Normalde desteklenmesi gereken
Kabul edilen 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nden sonra dünya- süreçler. Termik santraller gibi karbon emisyonuna yol açmıyor.
da ekoloji bilincinin yavaş da olsa geliştiğini, çevreyi korumanın Çevreci bir üretim modeli olarak sunuluyor. Yeşil enerji olarak
yaşamı korumak olduğunu fark ediyoruz. Neler söylersiniz? ortaya çıkıyor. Fakat bakıldığında gerçekten böyle mi? Çevreci ve
yeşil enerji olarak ortaya çıkan RES’lerin Karaburun bağlamın-
Çevrenin ilk kez bir hak olarak tanımlandığını görüyoruz bu da mağduriyet yarattığını gördük ve köylülerin yardım taleple-
yıllarda. 1972’de çevre konferası ile beraber o dönem, ekoloji ça- ri üzerine hukuki destek verdik bu süreçte. Rüzgâr türbinlerini
ğı olarak adlandırılıyor. Büyük bir iyimserlik var. Çevre duyarlı- kurduğunuz alanlar hangi alanlar? Nereyi tercih ediyorlar? Ka-
ğının gelişmesine yönelik temel adımlar atılıyor. Stockholm’deki raburun’daki en büyük sorunumuz şudur: Karaburun coğrafya-
bu hareket nereye evriliyor diye bakarsak, bundan bir adım sonra sının neredeyse %70’ini şantiye sahası haline getirdiler. Oradaki
1992’de Rio’da Dünya Çevre Zirvesi toplanıyor. Bu zirvede de iki zeytinlik arazilere, tarım, orman, mera arazilerine RES kurdular.
önemli sözleşme imzalanıyor. Birincisi Biyolojik Çeşitlilik Söz- Kıl keçiciliği ile geçinen köylülerin meraları, birtakım idari ka-
leşmesi, diğeri İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi. İklim deği- rarlarla mera vasfından çıkartıldı RES’ler için. Evlerin 150 metre
şikliği ile mücadele için Rio, önemli bir dönemeç olarak ortaya yakınına kadar geldi bu türbinler, Karaburun’a. Ayrıca Karabu-
çıkıyor. Ardından 1997’de herkesin en azından ismini bir kez duy- run’un vahşi bir doğası var ve nadir kuş türlerine ev sahipliği ya-
duğu Kyoto Protokolü imzalanıyor. Bu protokol, atmosferimizde- pıyor. Kurulan RES’ler kuş göç yollarına nasıl etki ediyor, bunun
ki küresel ısınmaya yani sera etkise yol açan gazların salınımının etkisini düşünülmüyor. Ekoturizm imkanları ellerinden alın-
sınırlandırılmasına ilişkin bir protokol. Daha sonra, bu sürecin dı Karaburunluların. Kafanızı kaldırığınızda yüzlerce türbinle
ardından geçen birtakım başarılı başarısız iklim zirvelerinin so- karşı karşıya geldiğiniz yarımadada, alternatif bir doğa turizmi
nucunda, 2016 yılında Paris İklim Zivesi’ne ulaşıyoruz. Aslında imkânının yok olduğunu rahatlıkla görüyoruz. “
1972’de başlayan sürecin, bugüne baktığımızda geldiği yer, Paris leşmeye göre, sözleşmenin tarafı olan devletler, bu yüzyılın sonu-
İklim Sözleşmesi’dir. na kadar, küresel ortalama sıcaklık artış limitini 1,5 ile 2 derece
arasında tutmayı taahhüt ettiler. Tabii ki bu taahhütlerin yerine
Türkiye de Paris İklim Sözleşmesi’nin tarafı... getirilmesi için ciddi bir takip sürecinin de olması gerekiyor. Bun-
ca yıllık çevre hakkının evrildiği yer burası. İklim değişikliği ile
Türkiye, Paris İklim Sözleşmesi’ne büyük bir katılımla kabul mücadele aslında çok ciddi bir çevre hakkı mücadelesidir. Çünkü
edildi. Dolayısıyla evet, Türkiye de bu sözleşmenin tarafı. Bu söz- iklim yoksa hava, toprak ve su da yoktur.
Bugün bakıldığında çevre, ekonomiye tercih ediliyor gibi
bir durum var. Ormanların RES (Rüzgar Enerji Santralleri)’ler
nedeniyle kesilebildiği, daha çok enerji elde etmek için termik
santrallerin kurulduğu, daha da kurulacağı gibi... Çevre ve
Ekoloji Hareketi (ÇEHAV) avukatı olarak çevre politikasını na-
sıl değerlendiriyorsunuz?
Öncelikle bakıldığında devlet olarak nasıl bir çevre ve ekonomi
politikası var, yani çevrenin korunmasıyla ekonomik gelişme bir-
biriyle nasıl dengeli yürütülebilir, buna bakılmalı. Aslına her dev-
letin kendi yasaları çerçevesinde çevreyi koruyan kanunları var.
Bizde de var ancak biz “kalkınmacı” bir modeli benimsemiş bir
ülkeyiz. Bu model içerisinde öncelikler ekonomik gelişme üzerine
hareket ediyor. Bunun olası çevresel zararlarını, çevreye etkilerini
görmezden gelme anlayışı hâkim. Türkiye’ye baktığımızda halkın
çevreye katılımı zaten son derece sınırlı. En fazla Çevresel Etki
Değerlendirme (ÇED) sürecinde yapılan bir iki bilgilendirme top-
lantısına katılabiliyor, bunlar da “dostlar alışverişte görsün” şek-
lindeki toplantılar oluyor. Yoksa halka bu süreçlerde söz ve karar
sahibi olma hakkı tanınmamıştır.
HAZİRAN 2017 Ege Life 55

