Maestro Olmak

1 Şubat 2018

Maestro Olmak

  • 1 Şubat 2018
  • 503 Görüntülenme
  • 0 YORUM



MAESTRO OLMAK

Bundan yıllar önce, ilk defa kadınlar ile ilgili çalışmalar yapmaya başladığımda KA-Der diye bir dernek ile karşılaştım. Kadın Adayları Destekleme Derneği, tam benim hayallerimi gerçekleştirmeye yönelik bir dernekti. Müthiş bir heyecan duydum ve burada aktif bir şekilde çalışmaya başladım. Bir gün ilginç bir fırsat oldu ve bu derneğin başkanı oluverdim. Dernekçilik nedir bilmezdim, hayatımda hiçbir yerde başkanlık yapmamıştım ama büyük hayallerim vardı. Parlamentoda, sivil toplum örgütlerinde, işletmelerde kadınların daha fazla çoğunlukta olabilecekleri ve üst düzey görevlere gelecekleri alanlarda faaliyetlerimi yoğunlaştırmam için güzel bir fırsat yakalamıştım.



İnsanların hayalleri ile bir dernek başkanı olmanın pek de aynı şey olmadığını çok yakın bir zamanda öğrenivermiştim. Yönetim Kurulu olarak seçtiğim kişilerin, beni tam bir yıl sonra istifaya sürükleyeceklerini hiç tahmin etmezdim. Fakat oldu işte ve sonra kendime bir söz verdim. Bir daha asla başkanlık görevi yapmayacaktım. Hayallerimi farklı ortamlarda sürdürecektim. Bu kararımı çok uzun zaman yerine getirdim. Üniversitede bir gün 10 tane genç gelip, “Hocam, biz Genç Liderler Kulübü kuracağız, yanımızda olur musunuz?” diye bir teklif getirinceye kadar. Kolları sıvadım ve onlarla müthiş etkinlikler yaptım.



Bu süre içerisinde kendimi değerlendirme fırsatı da bulmuş oldum. Yıllar önce bir dernekte başarısız olduğum halde, şimdi ne olmuştu da bu konuda başarılı olabilmiştim? Bu benim kendimle ilgili ilk keşfim oldu. Sonuç olarak şunu tespit ettim: “Eğer ki, doğru bir ekiple yola çıkarsanız, kesinlikle başarılı olabiliyorsunuz.” Bu benim o günden itibaren manifestom bu oldu. Yapacaksan doğru zamanda, doğru kişiler ile yapacağın mücadele, muhakkak başarılı oluyor ve sizi kendi hedefleriniz doğrultusunda şekillendiriyordu.



Dediğim sözleri tutmadım ve bir gün çok sevdiğim üyesi olduğum Konak Rotary Kulübü’nün başkanı oluverdim. Yaşanan bütün yıllar içerisinde o kadar bilgi, deneyim sahibi olmuştum ki, yapılacak, üretilecek, deneyimlenecek o kadar proje ortaya koymuştum ki kafamda, bunları gerçekleştirmek için bu bir yıllık dönem benim için olağanüstü bir fırsat yaratmıştı.



Her şeyden önce bir eğitmendim ve eğitimin çok önemli olduğuna inanıyordum. Bu nedenle yaptığım bütün projeler bu konular ile ilgiliydi. Ne sponsor bulmakta zorluk çekmiştim ne de birilerini yapmayı düşündüğümüz projeler konusunda ikna etmek zorunda kalmamıştım. Tam bir yıl sonra görevimi bir dönem sonrası başkana devrederken, bir huzur içindeydim çünkü bütün hayallerimi ve inandığım gerçeklere ulaşıvermiştim. Bu durum benim hayatımdaki kendimi ikinci keşfediş noktam oldu. Kim olduğumu ve ne olduğumu bir kez daha görebilme ve bundan sonra da neler yapabileceğimi öngörme becerisine kavuşabilmiştim. Ben bir “Başkan” değildim, ben bir “MAESTRO” yani “Orkestra Şefi”ydim. Yani, ekipleri toplayan ve hayalleri gerçekleştirmeye yönelik çalışmaktan hoşlanan biri…



Bir gün çok sevdiğim bir akademisyen arkadaşım bana Ufuk Tarhan’ın “T-İnsan” isimli bir kitabını tavsiye etti. Bunu benim okumam gerektiğini ve tam benlik bir kitap olduğunu söyledi. Hemen alıp okumaya başladım. Her şeyden önce bir Fütürist olduğumu yani anı yaşamadığımı, onlarca yıl sonrasını kafamda kurguladığımı fark ettim. Gerçekten hayallerim çok güçlüydü ve her gün yeni fikirlerimi geleceğe taşımak için uğraşıyordum. Bu farklı bir bakış açısıydı. Bu duyguyu sevdim ve benim gibi düşünen kişileri etrafımda toplamaya başladım öncelikle. T-Group diye bir grubun oluşumunda etkin oldum. Bu grubun üyeleri İzmir’de mesleklerinde çok başarılı olmuş iş insanlarıydı. Onlara öncelikle şunu söyledim. “Öyle bir grup olalım ki, ülkemizde inovasyon ve girişimcilik konusunda eksik kalan pek çok konuya değinelim ve bu düşünceye sahip gençler yetiştirelim.” Bu düşüncelerim, grup dostlarıma da çok mantıklı geldi. Gerçekten ilkokullarda, liselerde ve üniversitelerde bu konuda başarılı, girişimci ve inovatif gençler vardı. Bizler onları doğru yönlendirebilirsek belki çok küçük bir alan olacaktı ama bir yayılımın başlamasına öncülük edebilecektik. Bir yıl sonunda T-Group Dostlarımla bu yolda güzel bir ivme yakaladık. Bu yolda adımlarımızı her gün hızla ve doğru bir şekilde atabiliyoruz.



Fakat yetmedi, “T” denilen yani “Teknoloji” denilen başlık beni, her geçen gün daha fazla heyecanlandırmaya ve her alanda bunu göstermemiz gerektirdiğini inandırdı. “Sanayi 4.0”, “Tarım 4.0” konuları ile daha yakından ilgilenmeye başladım. Böyle olunca da yeni grupların kuruluşu kaçınılmaz oldu.




Gençleri seviyordum, ama bir yandan da konusunda uzman kişilerin çeşitli oluşumların gerçekleşmesi için doğru kişiler olacağını hissediyordum. “T-Trade” bu nedenle ikinci teknoloji grubu oldu. Yine aynı mantıkla, aynı düşünceyi paylaştığım yeni bir kuşak ile buluşuverdim. Onlar İzmir’de ticarete yeni bir model oluşturabilecek kişilerdi. Hepsi ya işletmelerini kendileri kurmuşlar ya da aile işletmelerinin ikinci veya üçüncü kuşaklarıydı. İnançlı, üretken, fikir insanı, sonuç odaklı, yaratıcı gençlerdi.



Bir grubun oluşması kolay bir iş değildir. Hele ki, bu kuruluşun amaçları arasında sadece “ülke menfaatleri” var ise… Bu yolculuk zor ama bir o kadar da zevkliydi. Hem kendimizi aşmayı hem de kazanmayı düşünüyorduk. Adım adım olsa bile, uğraştığın iş eğer “ulvi” yani “kalıcı” olacak ise, bu daha anlamlı olabiliyordu. Çünkü, her yeni görüşme, her ayrılan zaman kişinin kendinden çaldığı bir zaman dilimiydi. Ve zaman herkes için çok önemliydi. Değecek bir şeyler olması gerekiyordu. T-Trade, Endüstri 4.0 için oluşmuş, çaba gösteren bir grup oluverdi.




Tarım 4.0 ise bambaşka bir rüyanın eseriydi. Bitkisel ve hayvansal tarım, ülkenin kaçınılmaz bir dönüşümüydü bana göre. Tarım kalmamıştı ülkede, kimse tarımsal faaliyetlere yanaşmıyordu. Babalar çocuklarına ellerindeki tarlayı sürmesini değil, kendini kurtarmasını, şehre göç etmesini tavsiye ediyordu. Ama tarım olmazsa, bir ülkenin kalkınması nasıl mümkün olabilecekti? Sanayiye üretilecek mallar, yurt dışından mı gelecekti? Denizimiz, toprağımız, iklimimiz tarıma o kadar elverişliyken, biz neden bekliyorduk? Ya da neden umutlanıyorduk? Böyle olunca “T-Tarım Grubu”nun oluşumu yine kaçınılmaz hâle gelmişti benim açımdan…



Yaşar Üniversitesi’nde vermiş olduğum eğitimler nedeniyle, üst yönetim ile aramız çok iyi olmuştu. Onların yakın bir zamanda Türkiye’de ilk defa Tarım Teknolojileri Fakültesi açacaklarını biliyordum. Bu üniversitenin bu kadar duyarlı olması beni çok mutlu ediyordu. Bu konunun bir “vatan borcu” olduğuna inanarak, kolları sıvadım. Bir yandan İzmir’de yine tarım alanında çok başarılı olan iş insanlarını toplarken, diğer yandan “Bilim İnsanlarını”, “Kooperatifleri”, “Tarım İl Müdürlüğü” ekiplerini toplayıverdim.




Bir DEVRİM, kolay olmuyor. Yıkılacak onlarca TABU varken, onlarca ENGEL var iken… Ama bir yandan da ülke için adanmış KALPLER var. İşte bütün bunlar birleşince gruplar oluşuveriyor. Tek bir yürek bir anda ülke için çarpmaya başlıyor. Kaybedilen değerlerin yeniden canlanması için, unutulan duyguların yeniden yaşatılması için...

Japonların “KAİZEN” dedikleri bir yönetim felsefesi vardır. “Adım adım” der. Küçük adımlarla yeniden der. Benim hayat uğraşım da galiba bu küçük adımlara Maestro olmak. Bu adımların doğuracağı “Kelebek Etkisi”ni görebilmek… Varlık nedenin bu olunca, bu uğraşlar seni yürükten coşturuyor. İnsanlar sana “olmaz, başaramazsın” derken, sen yine “ya olursa” diyorsun. Lider olmak değil sevdam, öncü olup, yeni “LİDERLERİN” oluşmasına imkân vermek. Zevkli bir hayat yolculuğum var. Bence sizler de kendi hayatınızda öncü olun...




28.02.2018

Yorumlar

Yorum Yap

500