M. CANER ALPER: “Türkiye’de Sinema Endüstrisi Yok”

 |  || M. CANER ALPER:  “Türkiye’de Sinema Endüstrisi Yok”
1 Ocak 2019

M. CANER ALPER: “Türkiye’de Sinema Endüstrisi Yok”

  • 1 Ocak 2019
  • 486 Görüntülenme
  • 0 YORUM


M. CANER ALPER: 


“Türkiye’de Sinema Endüstrisi Yok”


Birçok ödül almış “Zenne” ve “Çekmeceler” filmlerinin yönetmeni, İzmir’de ikinci kitabı Temiz Aile Çocuğu’nun imza gününü düzenleyen M. Caner Alper ile sanattan, sinemadan ve yazım hayatından bahsettiğimiz çok keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Toplumun aykırı olarak kabul ettiği ve dışladığı kesimlere yönelik çok kaliteli filmler yapan Alper, son kitabının hikâyesinden, şu sıralarda yaşadığı Amerika ile Türkiye sinema sektörü üzerine çok önemli tespitlerde bulundu. “Türkiye’de sinema endüstrisi yok” diyen Alper, bunun çok önemli bir eksiklik olduğunu ve bir an önce bununla alakalı hukuksal düzenlemelerin yapılması gerektiği vurgusunu da yapmadan geçmedi.

Ege Life | M. CANER ALPER:  “Türkiye’de Sinema Endüstrisi Yok”


Zamanı bir kenara bıraksanız saatlerce muhabbet edebileceğiniz, çok birikimli bir insan Caner Alper. Onunla dopdolu, harika bir söyleşi yaptık, sizin de keyifle okuyacağınızı tahmin ediyoruz. Dostoyevski’den bir alıntı ile başlıyor sözlerine: “Kitabımdan bahsedecek olsaydım, onu yazmazdım.” Ancak yine de kitabın içeriğini olmasa da yazılış hikâyesini bizimle paylaşıyor.

“ANILAR İP GİBİ DİZİLMİŞ BEKLİYORDU.”

Merhaba Caner Bey. Öncelikle yeni kitabınız hayırlı olsun. Bu kitabı sizi yazmaya iten şey ne oldu? Bu süreçten biraz bahseder misiniz?

Geçen yıl tam da bu zamanlarda hayatımda çok önemli bir evre geçirdim. Doğduğum şehre, büyüdüğüm geleneklere veda etmiştim. Fiziksel olarak da buradan uzakta, neredeyse dünyanın öbür ucuna, Los Angeles’e yerleşmiştim. Annemi kaybetmiştim. Annemle babamın İzmir’de evlenmesi, burada geçirdiğim hayattan sonra Los Angeles’e yerleşmem ve kendime tüm bunlardan sonra ‘Nereden nereye…’ demem. O dönemde “Call Me By Your Name” isimli bir film seyretmiştim. Film, 17 yaşında bir gencin annesi ve babasıyla geçirdiği bir yaz döneminde, evlerini ziyaret eden genç erkeklerden birine duyduğu aşkın hikâyesiydi. Benim de böyle bir hikâyem vardı. Tüm bu duygular ve o filmin etkisiyle bir bölüm yazdım. Bu bölüm Temiz Aile Çocuğu’nun açılış bölümü oldu. Annemi kaybetmem ve bunun üzerine yazmaya karar verişimle ilgili bir hikâyeydi, böyle aklıma geldi. Kitap ondan sonraki 6 ayda çok hızlı çıktı. Sanki anılar bir yerde ip gibi dizilmiş, bekliyordu. Haftada neredeyse bir hikâye yazarak çok hızlı bir şekilde kitabı bitirdim. Kitap için hikâyelerin bütünü diyebilirim. 


Ege Life | M. CANER ALPER:  “Türkiye’de Sinema Endüstrisi Yok”


Genel bir soru soralım… Türkiye’deki insanlar okuyor mu?


Aslında bu soruyu Türkiye’de yaşayan bir sosyoloğun yanıtlaması daha iyi olurdu; ancak çoğunluğun okuma yazma bildiğini söyleyebilirim. Okuma alışkanlığı var mı diye soracak olursanız, İstanbul’da seyahat ettiğim sıralarda metroda insanların yüzde ellisinin cep telefonlarında bir şeyler okuduğunu görüyorum. Sosyal medyada mesajlaşırken gelen mesajları mı okuyorlar, bunu bilmiyorum. Neredeyse yüzde beşinin elinde bir kitap, dergi ve gazete görüyorum. Eskiden çok fazla gazete okuyan bir toplumduk. Bizim evimize 5-6 tane gazete girerdi. Büyükler başlardı gazete okumaya, sonra biz gençler alırdık, bizden sonra ise çocuklar okurdu. Artık medya değişti. Gazete basılasıya kadar haberler internette yayılıyor veya bloggerların yorumlarıyla okuyabiliyorsunuz. Dolayısıyla yazılı basında bir hız problemi olduğu için, okudukları şeyler internetteki haberler mi, yoksa farklı şeyler mi bunun ayırdında değilim. Sadece basım rakamlarından yola çıkarak Türkiye nüfusunun, Almanya, İngiltere ve Amerika’ya göre çok çok gerilerde olduğunu biliyorum. Bir yerde Almanya’da basım ve okuma sayılarının Türkiye’nin 24 katı olduğunu okumuştum. Sayı hatalı olabilir tabii; ancak çok fark olduğunu biliyorum.

Müthiş bir başarı ortaya koyduğunuz ve sayısız ödüller alan Zenne’yi sormak istiyorum. Filmde vermek istediğiniz mesaj neydi?

Zenne filmini biz 2011 yılında babası tarafından öldürülen arkadaşımız Ahmet Yıldız’ın anısına yaptık. O dönemde Zenne’yi bir belgesel olarak çekmeyi düşünüyorduk; ancak arkadaşımızın ölümüyle birlikte, onu Zenne karakterimizle arkadaş olan ve bu arkadaşlığın farkında olmadan bir ölüme giden dostluğun hikâyesi olarak yazdık. 2011 yılında bunu filme aldık. 50’ye yakın festivalden 30’un üzerinde ödül aldı Zenne. Dünyanın her yerini gezdi. Amerika’da, Fransa’da, Almanya’da, İngiltere’de gösterime girdi. Halihazırda Netflix’te ve Itunes’da da hem Zenne hem de ikinci uzun metrajlı filmimiz Çekmeceler var. Çekmeceler de 30’un üzerinde ödül aldı. Her iki filmde de geleneksel aile yapısına aykırı olan, aykırı bulunduğu için cezalandırılan çocukların hikâyesini yaptık. Zenne’de Ahmet, Can ve Almanyalı Fotoğrafçı Daniel’in hikâyesini, Çekmeceler’de ise tiyatrocu anne babanın kızı Deniz’in hikâyesini yaptık. Biz hoşgörü üzerine, cinsiyet meselesi üzerine filmler yapıyoruz. Türk toplumundaki LGBTİ bireylerinin veya kadınların yeri ve kadın hakları ile ilgili filmler yapıyoruz. Bundan sonraki çekmeceye çalıştığımız filmlerde de benzer konularda ilerleyeceğiz.

“HER AN ÖLÜMLE BAŞ BAŞAYIZ”

Ege Life | M. CANER ALPER:  “Türkiye’de Sinema Endüstrisi Yok”


Türkiye’de LGBTİ’lerin haklarının yeterince gözetildiğini düşünüyor musunuz?

Türkiye’de LGBTİ’lerin hiçbir hakkı yok. Yaşam hakkı başta olmak üzere... Her an ölümle baş başayız. Hiçbir caydırıcı, koruyucu hukuk geçerli değil. Ahmet Yıldız cinayetinin zanlısı aradan 10 yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen yakalanmadı. Bildiğim kadarıyla takipsizlik kararı verildi. Yılda bir yapılan Onur Yürüyüşü, son 3 yıldır yapılamadı, 4. yıla doğru gidiyoruz. Herhangi bir haktan veya eşitlikten söz edemeyiz. Anayasamızda dil, din, ırk cinsel yönelim farkı gözetmeksizin herkesin eşit olduğu ibaresi olsa bile; başta can güvenliği olmak üzere çalışma şartları, sosyal ve beşerî haklar yok. Tabii ki evlilik hakkı yok. Türkiye’nin bu konuda daha çok yolu var, üzerine çok çalışması lazım. 


“YAPIYORUZ AMA SATAMIYORUZ”

Türk sinemasının geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Türk sinemasında oyunculuk ve reji kısmında müthiş eksiklikler görmüyorum aslında. Ben daha çok senaryo kısmında aceleci davranıldığını fark ediyorum. O da sanırım üniversitelerde senaryo yazımı, kreatif yazarlık bölümlerinin olmayışı/az oluşuyla alakalı. Arkadaşlarım müthiş filmler yaptılar. Ancak biz daha çok son 10-15 yılda, tabii ki Yılmaz Güneylerden, Metin Erksanlardan, Atıf Yılmazlardan gururla bahsedebiliriz. Yeni dönem, yeni sinemacılar veya hiçbir akıma dahil olmayan pek çok Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Onur Ünlü, daha fazla aklıma gelmeyen nice müthiş sinemacılar var. Yazdıklarını yöneten sinemacılar var. Biz bütün gücümüzü film yapmaya harcıyoruz. Fakat bir yapım problemi var. Çünkü bizim filme harcadığımız zamanı, parayı ve enerjiyi, pazarlama ekibi aynı şekilde Türkiye’de ve dünyada filmi pazarlamak için festivallerle dağıtıcılarla uğraşır durumda değil. Dolayısıyla Türkiye’de senaryo gibi bir yapımcı problemi de var. Yapıyoruz, satamıyoruz. Dağıtamıyoruz, dağıtımın arkasında duramıyoruz. 


Ege Life | M. CANER ALPER:  “Türkiye’de Sinema Endüstrisi Yok”


Zenne, Türkiye’de farkı yerlerde 25 hafta gösterimde kaldı. Ancak Çekmeceler 100 küsur kopya girmesine rağmen 3 hafta içinde gösterimden kalktı. Çünkü dağıtımcımız filmin arkasında duramadı, yeterince destekleyemedi, direnemedi. Türkiye’deki politik sosyal çalkantılara film yenik düştü, gitti. Ben son 4 yıldan beri Los Angeles’te yaşıyorum. Önemli filmleri, sinemalar ve dağıtımcılar haftalarca, seansta 3-4 kişi de olsa destek veriyorlar. Mutlaka filmlere gidiyor. Filmler gösterime girdikten belli bir süre sonra büyük dünyaya mal olmuş, Golden Globe, Oscar gibi, daha pek çok yazarlar sendikası, oyuncular sendikası yönetmenler sendikası, yapımcılar sendikası; her şehrin ayrı sinema eleştirmenleri ve ödülleri derken defalarca o filmlerin adı duyuluyor ve seyirci onları merak edip seyretmeye başlıyor. Ondan sonra farklı sitelerde gösterilmeye başlanıyor. Biz film tutmadığı anda ne DVD’sini satabiliyoruz ne de demo videolarını satabiliyoruz. Halbuki belki de çok güzel ve etkili bir film olmasına rağmen dağıtım ve sinema arasında kaybolan bir sinema örneğine tanık oluyoruz. 

Türkiye’de sinema festivallerinin gücü çok azaldı. Sinemacılar, sinema festivallerine küstü. Belediyeler sinema festivallerini kendi şovları hallerine dönüştürdü. Antalya Film Festivali’nin yerli yarışma kısmı kaldırılıp İstanbul’a nakledildi ulusal yarışma adı altında. Bunlar çok üzücü şeyler. İF İstanbul, marjinal filmler için oldukça önemli bir platformdu. O kayboldu, kapandı. Çünkü Mars Entertainment Grup Koreliler’e satıldı. Dolayısıyla oldukça önemli bir dağıtım ağımız ve sinemalarımız Koreli yatırımcıların eline geçti. Bizim seyredeceğimiz filmleri Türkiye’de 100’ün üzerinde sinemaya sahip en büyük sinema grubunun kararlarını artık yatırım için ülkemize gelen Koreli insanlar alıyor. Bunların hepsi çok negatif şeyler. Biz bu sebeplerden dolayı bu ülkede sinema yapmanın büyük bir lüks olduğunu düşünüyoruz. 


“BİZ ENDÜSTRİLEŞEMİYORUZ.”


Ege Life | M. CANER ALPER:  “Türkiye’de Sinema Endüstrisi Yok”


Türkiye ile Amerika sinema sektörü arasındaki temel farklardan bahseder misiniz?

Şimdi Amerika’da bir dil avantajı var. Uluslararası bir dille 100 küsur senelik bir endüstriden bahsediyoruz. En basitinden biz burada kostüm dolabı oluşturacağımız zaman ya satın alıyoruz ya da diktiriyoruz. Halbuki Amerika’da onlarca büyük stüdyonun yüzlerce gardırop kiraya veren büyük bir endüstrisi var. 8. Yy. Çin Hanedanı kostümünü Amerika’da bir depoda rahatça bulabiliyorsunuz. 16. Yy. Fransız Sarayı’nın bütün kostümlerini yüzlercesini depolarda bulabiliyorsunuz. 1960’lara, 70’lere, 80’lere ait gözlükleri, ayakkabıları, tüm ekibi giydirebilecek kostümleri bulup rahatlıkla aylık kiralayabiliyorsunuz. 1920’lerin, 30’ların dondurma arabalarından beyzbol sopalarına kadar her şey kiraya verilebiliyor. Türkiye’de böyle bir endüstriden bahsedemiyoruz. 

Bu söylediklerimi Amerika odaklı konuşuyorum ancak Avrupa’da da durum bundan pek farklı değil. Orada da rahatlıkla bu tip bir endüstriyle karşılaşabiliyorsunuz. Henüz Türkiye’de gerekli hukuki düzenlemelerle böyle bir hamleyi yapamadık. Türkiye’de bir arşivden, bir endüstriden söz etmek mümkün değil. Her gittiğiniz Avrupa kentinde Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi tarzında çeşitli sebeplerle açılmış müzelerle sıkça karşılaşabiliyorsunuz ancak Türkiye’de bundan söz bile edemeyiz. Sinema endüstri içerisinde çalışıyorum dediğin zaman karşılık olarak “Öyle bir endüstri mi var?” oluyor. Türkiye’de dünyanın hiçbir yerinde göremeyeceğiniz her hafta gösterilen 120 dakikalık diziler olduğunu görüyoruz. Bir dizi senaryosu, yurt dışında 5-6 yazar tarafından paylaşılıp yazılıyor. Zaten bir haftada çekilen çok uzun saatli diziler için kaliteli senaryo yazmak mümkün değil.

Bu dolu dolu, keyifli söyleşi için ve bize vaktinizi ayırdığınız çok teşekkür ederiz… Son olarak Ege Life okuyucularına neler söylemek istersiniz?

Ben üniversiteden mezun olduktan sonra İzmir’den çıkmıştım. Önce İstanbul’a sonra Los Angeles’e gittim. California’nın güneşine, ılıman iklimine, güler yüzüne âşık oldum. Çünkü orası benim doğduğum, büyüdüğüm şehir İzmir’e çok benziyordu. Şu anda yaşadığım şehirde mutlu oluşumun sebebi, İzmir insanlarının sıcaklığını bulmam burada... Bu yüzden Ege Life okuyucularına çok teşekkür ederim.

Röportaj: Süleyman GÜLEN
Fotoğraf: Süleyman GÜLEN



Yorumlar

Yorum Yap

500