Issız Bir Yolda: “Ben ve Ondokuz Bacak”

1 Temmuz 2015

Issız Bir Yolda: “Ben ve Ondokuz Bacak”

  • 1 Temmuz 2015
  • 533 Görüntülenme
  • 0 YORUM

Issız Bir Yolda: “Ben ve Ondokuz Bacak”

Ne ilginç bir başlangıç yazısı değil mi? Ben de sizin gibi bu yazıyı okusaydım, her halde bu yazıyı yazan kişinin ne demek istediğini anlamaz hatta bu kişinin duygu halini bile merak ederdim. Ben de sizi fazla merakta bırakmadan bundan bir ay önce, hani İzmir’de çok soğuk bir günün olduğu bir hafta sonuna götüreyim. Gerçi ben o sırada İzmir’de değil, Çeşme’de olsam da sizi o güne götürmek için bir bahanem var şimdi…

Hafta sonları bazen Çeşme’ye kaçmaya çalışıyorum. Evin şöminesi çok iyi yanmasa da, boş bir sitede sadece gece bekçilerimiz ile birlikte olmayı seviyorum. Genellikle Çeşme’deki siteler, yaz telaşının arkasından birden kendi gizemli dünyasına dönüyor. Sessizlik aslında duyulması gereken bazı seslerin ortaya çıkmasını sağlıyor. Belki de bu nedenle, bu sessiz dünyayı dinlemeyi ve seyretmeyi sevdiğim için birkaç günlük de olsa, büyük şehrin telaşından uzaklaşıyor ve kendimi yalnızlığa bırakıyorum.

Tesadüfen yanlış bir günde, belki de yılın en soğuk gününde Çeşme’de bulundum ama görmem gereken bir şeyler varmış ki oradaydım.

Yine sabahleyin kahvaltımı yaptıktan sonra, spor ayakkabılarımı giydim, kapüşonlu montumu üzerime geçirdim ve heyecanla yeni duyacağım, hissedeceğim esrarengiz yolculuğuma çıktım. Bu yolculuk aslında uzun bir yol. Paşa Limanı’ndan başlayıp, Sheraton Oteli’nde bitiyor. Tekrardan geri dönüş derken, o kadar çok anıyı hafızanıza sığdırıyorsunuz ki; siz bile hayret ediyorsunuz duyduklarınıza, gördüklerinize ve hissettiklerinize…

Derin bir nefes alarak başladı yürüyüş tempom, hava iyice soğuktu, hemen kapüşonumu taktım. Rüzgar içimi dondurmaya başlayınca, bir an geri dönmeyi düşündüm. Sonra meraklı dünyam “Haydi, bugün görecek ilginç şeyler var” dedi. Duygularımla yaşayan ben, içimdeki sese “hayır” diyemedim ve bir şarkı mırıldanarak başladım yürümeye. Henüz beş dakika bile geçmemişti, üzerime doğru gelen beş köpeği görünce önce irkildim. Gerçekten paniğe kapılmam için önemli bir sebebim vardı. Tam beş köpek hızla bana yaklaşıyordu. Etrafımı çevirmiş ve sanki üstüme atlamak için bekliyorlardı.

Gerçekten şaka yapmıyorum. Yaşanmış bir anımı sizinle paylaşıyorum. Köpekler etrafımda dönüyordu. Çevremde hiç kimse yoktu. Bana yardım edebilecek tek kişi bile… Bir an, çok korktum. Ne yapabileceğimi düşündüm. Beni ısırırlarsa, “Kim götürecek beni hastaneye” dedim. “Neden bu kadar meraklıyım ki, neden evimde oturmadım” dedim…

Kısacası, kendi içimde kendimle kavga etmeye başladım. Birden ne olduğunu bilmiyorum, ağzımdan çıkan bir ses beni sakinleştirdi. Bu nasıl bir sesti bilmiyorum ama ilginç olan bir şey vardı ki, beş köpek de birden sakinleşmiş ve etrafımdan çekilme kararı almışlardı. Uzaklaşmamışlardı ama saldırmaktan vazgeçmişlerdi.

Nefes alışverişim düzelmiş, etrafa daha net bakmaya başlamıştım. Beş köpeğin aslında çok da kötü niyetlerinin olmadığını düşünmeye ve hatta birisinin “tek” bacağının olmadığını da fark etmiştim. Onlardan korkmadığımı onlar da hissetmiş olmalılar ki, uyum içinde yürümeye başlamıştık. Birisi önümde yürüyor, iki tanesi beni kolluyor ve sık sık ne yaptığıma bakarak gidiyorlardı. Ayağı sakat olan bile gözümün içine bakarak beni korumak istediğini söyler gibiydi. Sanki çevremizde bir fanus vardı. Ben ve 19 bacak bir müzik eşliğinde kimsenin duymadığı bir harmoni içerisinde, benim çaldığım ilk ıslık ile bütünleşmiş bir şekilde yürüyorduk. 

Yol boyunca düşündüm, şu anda benim yaşadığım bu ortamı “tek sesli” olmayı acaba kimler başarabiliyor diye? Yaşadıklarım bir müzikti sanki; orkestra şefinin belli olduğu, bütün yaylı çalgıların eşlik ettiği, hatta davulların yürekleri hoplatan ritmiyle, muhteşem bir “ritüel” yaşamıştım.

Bu anılarla İzmir’e döndüm. Tam yazacaktım duygularımı, akademik bir çalışmam nedeniyle İbrahim Yazıcı ile tanıştım. İbrahim Yazıcı’yı her halde pek çok kişi tanıyordur. Kendisi, İzmir Devlet Senfoni Orkestrası şefi…

Bu tanışma ve İbrahim Yazıcı’nın söyledikleri birden hafızamda çok yakın bir olayı yeniden canlandırdı. Ben bir ıslık çalarak, küçük bir orkestrayı yönetmiştim. Ben sakinleşince, orkestra üyelerim de sakinleşmiş ve biz Johann Strauss’un “Mavi Tuna” valsini çalarak, içimizdeki coşkuyu seslendirmiştik.

Bir orkestra şefi, sizce bir şirket yönetebilir mi? Bir şirketi yönetmek için gerekli beceriler ve yetenekler ile bir orkestra şefinde bulunması gereken beceriler ve yetenekler benzer midir?

İbrahim Bey’e bir orkestra şefinde bulunması gereken “kişilik özellikleri” nelerdir diye sordum. Yanıt şu şekildeydi: “Dürüstlük, samimiyet, kişinin kendi egolarından sıyrılmış olması, içgüdülerinin gelişmiş olması. Hassasiyet, pırıltılı ve pratik bir zeka, insan sarrafı olmak ve elegant bir duruş…”

Düşünün bir kere, Tanrı her kuluna ayrı bir yetenek ve kişilik sunmuş. Önemli olan bu yeteneklerinizi keşfetmek ve bu yeteneğin daha iyi gelişmesi için çalışmak… Şüphesiz bunu yaparken de hayattan “zevk almayı” unutmamak… İbrahim Yazıcı yaşamından kesitler sunarken: “Salona gelen her kişinin bir hikayesi vardır ve siz müziğinizle onun içindeki enerjiyi çıkarıyorsunuz” demişti. Evet, kişinin “gönül teline” dokunmak… İşin sırrı da bu zaten. Kim birisinin gerçekten gönül teline dokunabiliyorsa, muhteşem bir müzik ortaya çıkıyor. Önemli olan bu müziğin ritmine uyarak yaşamın akışına kendinizi bırakmanızdır…

Neşe, heyecan, pozitiflik, tutku, merak, sağlık, aşk gibi kavramların bulunduğu Gökkuşağıtadında bir yıl geçirmeniz dileğiyle….  



11.11.2016

Yorumlar

Yorum Yap

500