İnovasyon mu? Yenilikçilik mi?

1 Mayıs 2018

İnovasyon mu? Yenilikçilik mi?

  • 1 Mayıs 2018
  • 499 Görüntülenme
  • 0 YORUM

İnovasyon mu? Yenilikçilik mi?


Geçtiğimiz günlerde, bir dernekte benden “İnovatif Başkan Nasıl Olmalı?” isimli bir seminer vermemi istediler. Duyduğum ilk andan itibaren bu kavram çok hoşuma gitti. Hemen araştırma yapmaya başladım. İnovatif kelimesinden yola çıkarak internette araştırma yapmaya başladım. Bir video buldum “İnovasyon” kelimesinin ne anlama geldiğini genç bir hanım sokaktaki kişilere bunu soruyor. O kadar ilginçtir ki, sokaktaki kişilerin pek çoğu, hatta bu kişilerin büyük çoğunluğu gençlerden oluşmasına rağmen, soruya doğru cevabı kimseden alamıyor. Önce üzüldüm, sonra şaşırdım ve arkasından da bu sorunun yanıtını bile doğru veremeyen kişilere acaba “inovasyon ya da yenilikçiliği” nasıl anlatabilirim diye düşündüm. 




Bu sorunun sadece dernek üyeleri ile de kalmadığını biliyorum. Kendi öğrencilerime ya da bir işletme yöneticisine de sorsam aynı yanıtı alacağımı biliyorum. Bunun en önemli nedeninin klasik bir tanımlama da olsa “eğitim sistemimiz” olduğunu hepimiz biliyoruz. İlkokula başladığımız andan itibaren “sorgulamayı” bizlere öğretemediler. “Neden, niçin” sorularını kendimize sormadığımız için de yeni bir fikre alışmayı ve kabul etmeyi pek bilmiyoruz. Bütün buluşların arkasında gizemli tek bir soru var “NEDEN?” Hangi konu olursa olsun bu soruyu kendimize sorduğumuzda işin gerçeğini bulabiliyoruz. Bu aşamadan sonra da bu sorunsalı nasıl iyileştirebilirim ya da nasıl daha farklı yapabilirim sorusuna yanıtlar bulmak kalıyor. Eğer ki, ilkokul öğretmenlerimiz bizleri araştırmaya teşvik etmediyse, her teorinin gerçekleşme nedenini bizlere açık bir şekilde anlatamadıysa, bir adım ileriyi düşünmek zor oluyor. Hele ki bu donanımsız eğitim ile gençlerimiz üniversiteye geldikten sonra onlardan inovatif düşünmelerini beklemek gerçekten imkânsız oluyor. 





İşin bir başka yönü, sadece yenilikçi düşünmenin yani bir gün öncekinden nasıl daha iyi olabilirim sorusunun kurumlarda, iş yerlerinde, hatta belediyelerde ve benzeri yerel yönetimlerde bile sorulmaması… Bunun arkasındaki gerçek kişilerin öncelikle “hedeflerinin” olmaması. Bireysel hedefler olmayınca kurumsal hedefler de olmuyor. Ben kendi kendime her zaman bir yarış halindeyimdir. Bugün, dünden nasıl daha iyi olabilirim diye bakarım hayata. Okuduğum her kitabın, seyrettiğim her filmin bana neler kattığını anlamaya ve irdelemeye çalışırım. Böyle olunca da ilerlemek ya da kendini geliştirmek mümkün olabiliyor. 




Bir örnek vermek gerekirse, bu sene eğer beş kitap okuduysam, gelecek sene altı kitap okumalıyım diye kendime söz veririm. Okuduğum her yeni bilgi beni birden hayal âlemine götürür. Acaba bunları nasıl gerçekleştirebilirim diye kendime sorarım. Bilgimi paylaşırsam onlarla yeni bir harekete geçebilir miyim? Bu düşüncelerimi planlayabilir miyim? Nasıl organize olabilirim? Bu bilgi ne kadar gerçekçi? Sadece tek bir kaynaktan mı alınmış, buna benzer başka ne gibi alıntılar var? Kimler neler yapmış ya da ne amaçlar için yapmışlar?




Bu sorulara yanıt bulabilmek için, öncelikle “araştırmacı bir ruha” sahip olmak gerekiyor. Dünya elimizin altında artık. İnternete girdiğimiz andan itibaren, binlerce konuya ilişkin bilgiyi bulabiliyoruz. Sadece tek sorun, bu yazılanların yabancı kaynaklı olmaları ve sizin de bunları anlayabilecek bir yabancı dile sahip olmanız. Gerçi bunun da artık bir çözümü var. Bütün kaynaklar rahatlıkla tercüme edilebiliyor. Yabancı kaynaklı bilgiler ifadesini bilerek ve üstüne basarak söylüyorum. Çünkü ne yazık ki bizdeki bütün kaynaklar birbirinin benzeri ve kopyalanmış bilgiler. “Bilim” yapmayı bilmediğimiz için de soru sormayı bilemiyoruz.





Yıllar önce dört buçuk ay Amerika’da Illınois Üniversitesi’nde çalışma şansım oldu. İnanır mısınız, profesörlük diplomamı orada bırakıp gelecektim nerdeyse. Çünkü bana yıllar boyunca “bilim yapmayı” öğretemeyen akademisyenlerden ders almıştım. Sonuç olarak konular arasında ilişki kuramıyor, basit temel konular ile günümü kurtarmaya çalışıyordum. Burada aldığım eğitimler sonunda yepyeni bir dünya oluşuverdi yaşamımda. Duvarlara panolar asıyor ve karşısına geçip sorular soruyordum kısa bir süre sonra. “Eğer bu sorun var ise, nedenleri budur” diyerek başlıyordum konuşmaya. Bütün bunlar bana yenilikçi ve inovatif olmayı öğretti. Bu bakış açımı, Türkiye’ye döner dönmez uygulamaya başladım. Artık hayatımda “olmaz” diye bir önyargı yok. “Neden olmasın” demeye başladım. Bu soru yumakları, benim yeni çözümler üretmeme yardımcı oldu. Olmaya da devam ediyor. 




Bizim temel sorunumuz “Hedefli olmak”. Çoğumuz hedefimizi bilmiyoruz. Ulaşamadığımız zaman da hemen geri çekiliyoruz. Korkuyoruz ve direnç gösteriyoruz. Daha kötüsü bizimle aynı düşünen kişilere de “Ben yaptım, sakın sen deneme” diyerek, tavsiyelerde bulunuyoruz. Aslında yapmamız gereken, kendi deneyimlerimizi anlatarak, bu kişilerin sizden bir adım daha öne çıkmalarına izin vermek. Bilgiyi ve engelleri paylaşarak her fikrin, canlanmasına ve hayata geçmesini kolaylaştırmak. 




Buna ister “ülke kültürü”, ister “kişilerin egosu”, ister “dar görüşlülük” diyebilirsiniz. Ancak bu mantalitenin yanlış olduğunu artık günümüzde kabul etmeyi öğrenmek durumundayız. Daha iyi kurumlar, işletmeler yaratmak bizlerin elinde. Konuşulan konuların akışını değiştirmek ile başlamak gerek. Dünyanın her bir yerinde, başarılı işletmelerin “yenilikçi fikirlerin” ortaya çıkması için, düzenlemeler yaptıklarını biliyoruz. Sadece düzenlemeler değil bu fikirlerin gerçekleşmesi için kişileri motive ediyorlar ödüllendiriyorlar. Eğer onlar yapıyor ise biz neden yapamıyoruz demekten de vazgeçmek gerekiyor. “Direnç göstermek” en büyük engelimiz.         



Yapılan bir araştırmada yenilikleri kabul eden kişiler arasında bir gruplama yapmışlar; “Yenilikçiler, öncüler, sorgulayıcılar, kuşkucular ve gelenekçiler”. Yenilikçiler; yeni fikirleri, deneyi, risk almayı seven vizyon sahibi kişiler. Öncüler; toplumun diğer bireylerine yenilikler hakkında bilgi veren ve yol gösteren özelliklere sahipler. Sorgulayıcılar; yeniliklere karşı ihtiyatlı ve temkinli davranırlar. Kuşkucular; yeniliklere karşı şüpheci ve çekingen bir tavır sergilerler. Son olarak gelenekçiler; değişime her zaman önyargılı bakarlar, yenilikleri en son benimseyenlerdir. 




Bu gruplar arasında kendinizin hangi gruba girdiğine bir bakmanızı tavsiye ediyorum. Umarım “gelenekçi” olanlarınız az sayıdadır. Çünkü dünyanın hızla geliştiğini halen göremiyorsunuz demektir. Bugün yaptıklarımız yarın yok. Üstelik bir de hiç kimsenin halen yapmadığını, düşünmediğini bulmak ve gerçekleştirmek zorundayız.  Münazara etmek, konuşmak ve düşünmek zorundayız. “Hedefli Olmak” bu aşamada bizi harekete geçiren en büyük ivme. Başarı kriterleri belli, dünden daha iyi olmak. Daha verimli, üretken, kaliteli ürünler üreteceğiz. Neden? Çünkü dünya pazarı küçülüyor, kendi işletme pazarımızı büyütmek zorundayız. Daha yaratıcı, teşvik edici bir eğitim sistemi gerçekleştirmeliyiz. Neden? Geleceği yakalamak ve ülkemizi bu kulvarda sayılı teknolojik devleriyle birlikte yarıştırmak ve başarmak için...





Her birimize büyük görevler düşüyor. Ben ne yapabilirim ki, dediğimiz zaman zaten “kaybettik.” Vermiş olduğum seminerin sonunda kendime yeni bir motto buldum: “Despite all the negative conditions, we’ll success.” yani:” Her şeye rağmen, başaracağız”. 





Bu duygulara sahip oldukça, ülkemizin kazanamayacağı bir şey yoktur. Ancak önce kendimizin “öz eleştirisini” doğru yapmak zorundayız. Sorunları bir başka kişinin ya da kurumların üzerine atmadan, kendimiz bunları değiştirmek için ne kadar gayret gösterdik ve ne kadar çabuk vazgeçtik bunu sorgulamamız gerekiyor.





“Unvansız Lider” olmak, bu noktada temel güdümüz olsun. Nice “inovatif ve yenilikçi kişilere…”







                  
01.05.2018

Yorumlar

Yorum Yap

500