Carmen’den Özsoy’a

1 Nisan 2016

Carmen’den Özsoy’a

  • 1 Nisan 2016
  • 520 Görüntülenme
  • 0 YORUM

Carmen’den Özsoy’a

Atatürk’ün 1910 yılı Eylül ayında Paris’e yaptığı gezi ile 1913 yılında Soyfa’da ateşe olarak yaptığı görevle yaşamı çok değişmiştir. O ülkelerde opera ile balenin toplum üzerindeki önemini, gücünü yaşayarak görmüştür. Atatürk’ün Sofya günlerini kaleme alan Altan Deliorman, Atatürk’ün arkadaşı Şakir Zümre ile gittikleri opera gecesini ve sonrasını şöyle anlatmıştır:

“Bulgarlar ve Opera... Mustafa Kemal bunu işittiği zaman hayretten donakaldı. Demek ki Bulgarların bir de operaları vardı. Bizim egemenliğimizden kurtulalı üç-beş yıl olmasına karşın, Bulgarların operada rol alabilecek sanatçıları vardı. Perdenin açılmasına yirmi dakika kala operaya Fethi Okyar ile gelip yerlerine oturdular. Bu gece ünlü “Carmen” oynayacaktı. Tüm Sofya sosyetesi ve yabancı devlet temsilcileri yerlerini alıyorlardı. Sonunda ağır atlas perde açıldı. Müzik başladı ve sanatçılar sahneyi doldurdular.

İlk perde başarıyla oynandı. Alkışlar kesilip on beş dakika ara verildiğinde, kral locasından gelen bir yaver, Türk elçisi Ali Fethi Okyar ile Türk Ataşesi Yarbay Mustafa Kemal’in kral tarafından davet edildiğini bildirdi. Gittiler. Kral Ferdinand uzun boyu, hafifçe kırlaşmaya başlayan sakalı ve yumuşak bakışlarıyla sanki tek başına locayı dolduruyordu. Sağındaki koltukta kraliçe zarif ve açık bir tuvalet giymiş olarak oturuyordu. Kral her iki konuğunu övdükten sonra sordu: “Sanatçıları nasıl buldunuz?”

Mustafa Kemal’in daha önce pek operaya ayıracak zamanı olmamıştı. Tüm bildiği Paris'te izlediği bir-iki yapıttı. Ama ister istemez, biraz haklı, biraz da diplomatça, “Olağanüstü majeste” dedi. “Gerçekten olağanüstü...”

İkinci perde başladığı zaman Mustafa Kemal neşesiz ve durgundu. Oyunu kimi anlar boş gözlerle izlediği oluyordu. Belli ki kafasında başka düşünceler vardı. Opera bittiğinde alkışlarla, perde birçok kez açılıp kapandığı sahneye buket buket çiçeklerin taşındığı, sanatçıların alkışlara belki de yirminci kez reveransla karşılık verdiği dakikalarda da Mustafa Kemal’de aynı durgunluk sürdü.

Kaldıkları Spendid Palas’a döndüklerinde saat gecenin ikisine geliyordu. Mustafa Kemal kendi odasına, Şakir Bey de aynı kattaki kendi odasına geçti. Aradan birkaç dakika geçmeden Şakir Bey bir gürültü duyarak irkildi. Kapısı çalınıyordu. Gecenin ilerleyen bu saatinde kimdi bu? Şakir Bey kapıyı açtı. Mustafa Kemal’in üzerinde pijaması vardı.

“Uyku tutmadı, biraz konuşalım diye geldim” dedi ve içeri girdi
Karşılıklı oturdular. Mustafa Kemal düşünceliydi. Sonra birdenbire Şakir Bey’in yüzüne dikkatli bakarak şöyle dedi:

“Şakir, kim ne derse desin, şimdi Balkan Savaşı’nda yenilgimizin nedenini daha iyi anlıyorum. Ben bu adamları çoban diye bilirdim. Oysa baksana operaları bile var. Operada oynayacak sahne sanatçıları, müzisyenleri, dekoratörleri, hepsi yetişmiş, opera binası bile yapmışlar.”

O denli üzgündü ki Şakir Bey bu konuda bir şey söylese ağlayacak gibi duruyordu. Gözleri buğulanmıştı.

1934 yılı, haziran ayı… Ankara, önemli bir konuğu ağırlamaya hazırlanıyor. İran şahı Rıza Pehlevi gelecek ve Atatürk devrimlerini inceleyecek. Atatürk, yakın arkadaşlarını Çankaya Köşkü’nde topluyor.

“Şah için nasıl bir program yapalım?” Diye soruyor. Kimi Orman Çiftliği’ne götürmeyi öneriyor, kimi, Merinos’u gezdirelim, diyor. Beğenmiyor önerileri Atatürk:

“Bütün bunlar İran’da da var. Onlarda olmayan bir şey yapmalı, farkımızı ortaya koymalıyız.”

Aklında bir şey olduğu belli… Sofradakiler merakla bekleşirken kararını açıklıyor:

“Opera yapacağız!”

İşte ilk Türk operası Özsoy’un doğuş sahnesi bu… Atatürk operanın konusunu da kendisi belirliyor. İranlıların Şeyhnamesi’nden esinlenmiş bir destan planlıyor. Öykü, Hakan Feridun’un ikiz oğulları Tur ile İraç üzerine kurulu… İkizler doğduğunda şeytanın gazabı onları birbirinden ayırıyor. Ayrı yollara gidip birbirlerinden uzaklaşıyorlar. Ama yüzyıllar sonra buluşup kardeş olduklarını anlıyorlar. Tıpkı “ayrı yollara giden ikizler” Türkiye ve İran gibi…

Bunu yazması için Münir Hayri Egeli’ye veriyorlar. Librettoyu Egeli yazıyor. Sonra besteci arayışına girişiliyor. Adnan Saygun akıllarına geliyor. Saygun, devlet bursuyla gönderildiği Paris’ten yeni dönmüş. Musiki Muallim Mektebi’nde hocalık yapıyor. Henüz 27 yaşında. Librettoyu okuyorlar kendisine…

“Şah geliyor. Bundan bir opera yapacaksın” diyorlar. Seviniyor, Saygun… Daha önce hiç operası yok Türkiye’nin. Mucizevi bir öyküdür bu… 1 ayda, 27 yaşındaki o adam, solistleri bulur, orkestrayı, koroyu kurar, eseri besteler ve Türkiye’nin ilk opera eserini yaratır. Ve Özsoy, 19 Haziran 1934 gecesi, iki devlet adamının huzurunda sahnelenir. Operadan çok etkilenen İran Şahı Rıza Pehlevi, Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya:

“Sen Serdar (Başkomutan), ben Leşker (er) ” demiştir.

Atatürk, bu mucizenin yaratıcılarını gece Çankaya Köşkü’nde ağırlar, kutlar ve der ki:

“Bu, bir devrim hareketidir!”

Konserden sonra, 22 Haziran 1934 günü saat 12.00’de, Atatürk ve Şehinşahı Rıza Pehlevi ve diğer ilgililerle birlikte İzmir’e gelmişlerdir. Cumhurbaşkanı, İzmir’de iki gün kalan konuğunu, Bornova Ziraat Okulu’na, Kız Muallim Mektebi’ne, Halkevi’ne; Milli Kütüphane’ye götürerek, gururla gezdirmiştir. Türk askeri gücündeki gelişmeleri de Seydiköy’de yapılan askeri manevraları izleterek, göstermiştir.



11.11.2016

Yorumlar

Yorum Yap

500