Anadolu’da Özel Bir Köşe; Domaniç’in Kayın Ormanları

1 Ocak 1970

Anadolu’da Özel Bir Köşe; Domaniç’in Kayın Ormanları

  • 1 Ocak 1970
  • 505 Görüntülenme
  • 0 YORUM

Anadolu’da Özel Bir Köşe; Domaniç’in Kayın Ormanları

Otomobilin pencere camlarını artık kapatmaya başladım, havalar biraz üşütüyor. Yaza “elveda” deme zamanı geldi. Yılın son gezisini yazdan çıkış sonbahara girişin yapıldığı günlere denk getirdim sanırım. Sabah yola koyulduğumda biraz üşüdüm, Turgutlu’da çorba içtikten sonra hava ısınmaya başladı ve üzerimdeki kalın giysileri çıkardım. Türkiye’nin en büyük kayın ormanı olduğunu ve görsel bir şölen yaşayacağımı düşünerek yola koyuldum.

GÜNLER İYİCE KISALDI

Sonbaharda daha çok gezmeye alıştım. Çünkü sonbaharı daha çok seviyorum, belki de hüzünlü havasını. Kimi yaz gürültüsünden sessizliğe geçilen bir süreç diye sever sonbaharı, kimi günler kısalıyor diye hoşlanır. Ben sonbahar olduğu için severim. En güzel fotoğrafları da bu mevsimde çekebildiğim için belki. Ve ardından Attila İlhan’dan bir şiir:

“Günler geçiyor diye aldatma kendini, aslında kısalan senin ömründür…”

Ne yapsak geçiyor ömür, tadını çıkarmaya çalışıyorum ben de…

İLLE DE KELLEPAÇA

Turgutlu’nun meşhur çorbacısında hava serin olmasına karşın dışarıdaki masalardan birine oturdum.  Kolesterol bir yana bırakıp, birer Kellepaça çorbayı içine bol limon ve acıyı basıp çeyrek ekmek ile çekinmeden mideye indirdim. Ardından Kula’nın tarihi çarşısında kahvemi yudumladım.  Kula’yı geçtikten sonra yıllardır daha da belirginleşmeye başlayan Peribacaları’nın bulunduğu bölgeye çevirdim direksiyonu, bu yoldan çok geçtim, ama yolun içlerine kadar gitmemiştim. Onlarca kare fotoğraf çektim. Biz görmeyiz ama gelecek yüzyılda bu bölge iyi değerlendirilirse Ürgüp-Göreme ile yarışır diye düşünüyorum.

PENCERELER HÜZÜNLÜ

Uşak’a yaklaşık 15 kilometre kala Gediz yoluna saptım. Defalarca odun ateşinde kızarmış tavuk yediğim Abide’den geçtim. Odun ateşinde pişmeye başlayan tavuklara göz atabildim sadece; bir de karnım aç olsaydı… Canımın çektiği köylerde kahvehanelere uğruyorum, çay içiyorum, sohbet ediyorum. Sararmaya yüz tutmuş ağaçları, tarlalarında domates kurutan köylülerin telaşını izliyorum. Gün ilerledikçe artık serin hava yerini oldukça sıcak ve terleten bir havaya bırakıyor. Sessizlik güzel, şehirden uzak olmak ise muhteşem bir duygu. Korna sesi yok, bağıran, kavga eden sürücüler yok, dingin bir yaşam var Anadolu’da, Anadolu yollarında. Kırmızı kiremitli tek katlı ahşap evlere bakıyorum, yorulmuşlar, bel vermişler, hüzün çökmüş pencerelerine, yine de aralık kapılardan çocuk sesleri geliyor; renklenmeye çalışıyor yaşam, köpekler uluyor, hayvanlar çayıra yol alıyor, çobanlar huysuz, köpekler pürdikkat!

DOMANİÇ HALA BAKİR

Domaniç’e ulaşıyorum bu düşünceler arasında. Yemyeşil ormanların arasında yaşam sürüyor Domaniç’te, ne köy, ne kasaba, ne şehir, eski ve yeni bir arada. Kimliğini henüz yitirmemiş, bozulmamış, günümüzün şehir yaşamına ayak uydurmaya çalışan görüntüler arasında bir markete giriyorum. Yolda giderken alışveriş listesini kontrol ederek tek tek satın alıyorum listede yazılanları unutmadan. Kasap dükkanına girip en güzel yerinden et kestirip, rica ediyorum ve kasabın annesi  köfte yoğuruyor. İşte liste tamam:

Domates, patates, bir şişe küçük zeytinyağı, helva, kasaptan özel harcıyla yoğrulmuş köfte, bir şişe rakı, ekmek, zeytin, peynir, domates,  kavun ve sabah kahvaltısı için sucuk. Doğru Darıtepe’ye çevirdim rotayı…

DAĞ ETEĞİ KÖYLER     

Yollar pek kötü değil, toprak ve zemin sert, kayın ormanları içindeki yoldan kıvrılarak süzülüyorum yangın kulesine doğru. Ulaştığımda ise üşüyorum; ne kelime donuyorum. Tam bin 852 metre rakımdayım ve korkunç bir rüzgar var. Görevli Muhterem Süngü karşılıyor güler yüzüyle. Üzerime kalın giysiler geçiriyorum, Muhterem ile sohbet ettikten sonra havanın kararmasını beklemeden ayrılmak istediğimi söylüyorum, ertesi gün kahvaltıda buluşmak üzere vedalaşıyorum. Domaniç aşağıda belli belirsiz bulutlar nedeniyle pek görünmüyor, küçük küçük köyler dağın eteğine serpiştirilmiş gibi duruyor.

KAMP ATEŞİ YANDI

Kamp kurmak için birkaç yere bakıp geliyorum. Sonunda kayın ormanlarının içinde rüzgara kapalı bir alanda kısa sürede çadırımı kuruyorum. Kamp ateşi yakmak için odun toplamaya başlıyoruz. Yakacak malzemesi o kadar bol ki. Patatesleri soyup doğruyorum, kamp ateşi iyice güçleniyor, tavaya döktüğüm mis gibi zeytinyağında bir yandan patatesleri kızartıyorum, bir yandan da köfteler odun ateşinde kararında pişiyor, kokular yayılıyor ormana, rakımı da dolduruyorum, söğüş domates eşliğinde yudumluyorum. Domaniç’ten 17 kilometre uzaklıktaki rüzgarlı tepede yatmadan önce gecenin karanlığında yıldızları seyrediyorum, dağın yamacına yaslanmış olan köylerden sarkıp gelen ışık huzmelerine dalıp gidiyorum. Sessizlik, rüzgarın sesini dinliyorum, yıldızlarla da hasret gideriyorum, yanıma gelen avcıların ayı öykülerini inandırıcı olmasa da irkilerek dinliyorum. Gece yarısına varmadan çekiliyorum çadıra…

AYILAR GELMİYOR

Gözlerimi açtım sabah karanlığında, toprak ve mis gibi temiz havayı soluyarak çevremdeki güzel dokuya göz gezdirdim. Orman içlerine doğru kısa yolculuklar yaparak fotoğraflar çekmeyi ihmal etmedim. Ayıların ortalıkta görünmedi. Her zaman söylediğim gibi, gezinin en hüzünlü bölümü çadırları sökmek, bagaja yüklemek ve kısa süre de olsa bir gece geçirdiğim çürümüş yaprak ve rutubet kokulu o özel ortamdan ayrılmak. Dikkatlice çevre temizliğini yaptım, kamp ateşini söndürdüm.  Darıtepe yangın kulesine ulaştım. Bu kez Muhterem diğer arkadaşı İsmail ile birlikte sarı giysileri içinde karşıladı beni. Kuzine ateşinde demlediği çayını ikram etti. Demlik o  kadar büyük ki, ben kaç bardak çay içtiğimi sayamadım bile. Ve çok ilginçtir ki, ben yaşamımda hiç bu kadar uğur böceğini bir arada görmemiştim. Her kaldırılan taşın ve odun parçasının altından yüzlerce “uç uç böcecik annen sana terlik pabuç alacak” tekerlemesini yaptığımız kıpkırmızı birbirine sığınmış gibi duran uğur böcekleri çıkıyor.

DOKTOR ÇORBASI

Anı fotoğraflarının ardından halk arasında doktor çorbası olarak bilinen kızılcık ile yapılmış ekşili tarhana çorbasını bulmak için Domaniç’te sokak aralarında dolaşmaya başladım. Şanslı olmalıyım ki, caddenin ortasında tarhana kurutan kadınlar ile karşılaştım. Ekşili tarhananın zamanı olduğunu ancak daha yapımına başlanmadığını söylemelerine karşın içlerinden bir kadın bizimle evine kadar gidip kış için yaptığı ekşili tarhanalardan bir kavanozunu bir kuruş bile almayı kabul etmeden ikram etti. Güneş kemiklerimi ısıtmaya başladı ve yola çıktım. Harmancık yolu üzerinden Dursunbey’e ulaştım. Sıcacık ekmek aldım. Dursunbey’den çıktıktan sonra bir çeşme başında geceden kalan köfteler ile karnımı doyurdum. Güneş batamadan ulaştığım Balıkesir’de Hoşmerim tatlısı yedim, sele peyniri satın aldım ve her zaman yaptığım gibi, gelenek oldu artık,  asırlık çınarın altında çayımı yudumladım. Akhisar’a vardığımda karanlık iyice çöktü, Manisa’nın ışıklarını geride bıraktım, Belkahve’de İzmir’in ışıl ışıl görüntüsü karşıladı beni...

12.11.2016

Yorumlar

Yorum Yap

500