Yaşama Farklı Pencereden Bakmak

1 Ağustos 2016

Yaşama Farklı Pencereden Bakmak

  • 1 Ağustos 2016
  • 581 Görüntülenme
  • 0 YORUM

Yaşama Farklı Pencereden Bakmak

Tanrı’nın çok sevilen bir kulu olduğuma inanıyorum. Çünkü, hayatta en çok sevdiğim ve arzu ettiğim  isteklerimin başında “dünyayı görmek” geliyor. Böyle olunca da her fırsatta valizimi hazırlayıp bir ülkeye gidip-geldiğim zaman şükrediyorum. Gerçekten hayallerimin gerçekleşmesinden, yeni yerler görmekten çok büyük mutluluk duyuyorum. Üstelik son yıllarda bu gezdiğim yerleri, gördüğüm insanları ve yaşadığım anıları da okuyucularımla paylaştığımda kendimi daha zenginleşmiş hissediyorum ki, gelecek dönemlerde “gezi anılarımı” da ayrı bir deftere yazarak belki de yeni bir hobi edinebileceğimi düşünüyorum.

Tam iki yıl önce üniversitedeki odamın kapısından çıktığımda koridorda “yürüyen yeşil bir kumaş”ın ne ve kim olduğunu öğreninceye kadar hayatımda yeni bir pencerenin açılacağını bilmiyordum. Bu birden öyle bir pencere oldu ki; yaşamımı da alt üst yaptı. Şüphesiz “olumlu bir yönde”… Tek başına koca evrende yaşadığımı zannederken, gözlerimin önünden geçenler ile birden dünyam aydınlandı ve çoğaldı. Çevremde hiç bu kadar çok kişinin olabileceğini tahmin etmezdim. Bir “dünya vatandaşı” olduğumu görmek beni bu dünyada yaşayan insanları daha yakından tanımama yardımcı olduğu kadar “kardeşlik ve birliktelik” için de bir şeyler yapılabileceğini öğretmesi açısından muhteşem bir “aydınlanma” yaşattı.

Koridorda yürüyen çarşaf aslında üniversitemize Somali’den gelen Najma’dan başkası değildi. Kendisine Najma yerine Büşra denilmesini tercih ettiğini ona seslendiğim zaman öğrendim. Benim sesimi duyarak arkasına baktığında, çarşafın içinden iki kara gözün bana baktığını fark ettiğimde, içimden sadece bir tatlı bir gülümsemeyle ona doğru ilerledim ve çarşafın üzerinden yanaklarını okşayarak öptüm. İlk önce öğrenci ne olduğunu anlayamadı. Bunun bir sevgi göstergesi mi, yoksa bir ceza mı olduğunu anlamayan gözlerle bana baktı. Ama benim “sen, buralarda ne arıyorsun?” demem üzerine ikimizde gülmeye başlamıştık.

O güne kadar farkında olmadığım bir durumu yaşıyordum. Derse girdiğimde bir başka sınıfta Azarbeycan’dan, diğer sınıfta Kırgızistan’dan ve Türkmenistan’dan, bir başka sınıfta Gana’dan ve Güney Afrika’dan gelen öğrenciler ile karşılaştığımda şaşkınlığım halen geçmemişti. Ama muhteşem bir şekilde yaşadığım mutluluğum daha büyük bir coşkuya dönüşmüştü.

Birden bütün bu öğrencilere sahip olmak, hatta onların “koruyucu anneleri” olmayı çok istemiştim. Bu öğrencilerin bizler için büyük bir nimet olduğunu düşünüyordum. Bu gençler kendi ülkelerine gittiklerinde eğer ki, gelecekte önemli konumlara gelecek olurlarsa “Türkiye’den”, “bizlerden” bahsedeceklerdi. Ticari ilişkilerimiz belki de böylelikle gelecekte çok daha fazla gelişecekti. Ya da iki ülke arasında çok daha farklı iletişim kanalları kurulabilecekti. Burada hepimize çok büyük görevler düşüyordu. Bu gençleri “birer fahri konsolos” gibi görmenin geleceğin yeniden şekillenen dünya haritası için de önemli bakış açısı yaratacağını görebiliyor ve hissedebiliyordum. Böyle olunca da bu öğrencileri toplamaya ve birlikte olmaya başladım.

İki sene üst üste onlarla “Uluslararası Kültür Festivali” ismiyle faaliyetler yaptık. Her bir ülke öğrencisinin kendi ülkesini tanıtmasına imkanlar sağladık. El ele tutuşup, bir çember içinde “biz kardeşiz” mesajını verdik önce birbirimize… Onlarla öyle dost oldum ki, aramızdaki bu bağı daha fazla güçlendireceğimi düşündüğüm bir söz verdim onlara… Dedim ki:” müsait olduğum her durumda, sizleri kendi ülkenizde ziyaret edeceğim”. Onların aileleri ile tanışmak da “Türk İmajını”, “Türk Dostluğunu” göstermek için de önemli bir adım olacaktır diye düşündüm. Ve yollara düştüm adım adım. İlk durak Azarbeycan’dı. Bakü’de kaldığım süre içerisinde Elsever’in anne ve babası ile tanışmak ilk deneyimim olmuştu. Elsever’in anne ve babasının konuşması “Azeri Türkçesi” olması daha çabuk dostluk kurmamıza yardımcı olmuştu. Birbirimizi anlamakta zorluk çekmiyorduk. Bir gece bizi çok meşhur bir restaurant’a götürmüşlerdi. Burada canlı müzik yapan bir iki kişi vardı. Her halde Türklerin de çok geldiği bir yer olmalı ki, gecenin belli saatinden sonra birden kulağıma “Türkçe bir şarkı” söylendiğini duyunca başlamıştım ağlamaya…. Kimse bunun böyle olacağını tahmin etmemiş olmalı ki, hayretler içinde bana bakıyorlardı. Öyle mutlu olmuştum ki, “işte diyordum, işte budur” Gerçekten eğer ülkeler arasında bir birlik oluşturmak mümkün olabilirse, neler başarabileceğimizi sadece bir Türkçe şarkı sözü bana göstermişti. Sevgi ile bu ülkeden ayrıldığımda; ikinci durak Kırgızistan’dı. Burada küçük bir sorunum vardı gittiğim süre içinde bizim üniversitemizde okuyan Kırgız öğrencim benimle gelememişti. Annesi ve babası ile tanıştığımda bize tercümanlık edecek kimse yok derken, şanslıydık ki; Ahıska Türklerinden bir kişi ile karşılaştık. İşin gerçeği bu karışıklık için de çok önemli bir konunun da farkına varmıştım. İnsanlar ile dil birliğin olmasa bile “beden dili birliği” o kadar etkili oluyormuş ki, sen konuşmasan bile gözler konuşup anlaşabiliyormuş. Abdilaziz’in annesi ile bir olmuş, oğlunun geleceği için birbirimize söz bile vermiştik. Yani ben onun oğluna iyi bakmaya söz vermiştim. Bunları konuşmadan birbirimizi hissederek anlatmıştık.

Kazakistan ve Almaty’ye geçtiğimde daha farklı bir ortamla karşılamıştım. Kazaklar, Türklere daha çok benziyorlar. Daha kararlılar, daha sertler. Ancak gençleri bir o kadar daha kararsız… Bunu yazdığım zaman sakın alınmamak gerekiyor, çünkü aslında şu anda bütün gençler tembel ve kararsız. Bizim Türk gençlerimiz bile… Ancak bir kıyaslama yapmak gerekirse, kazaklarda yaşam beklentileri daha farklı. Bu beklenti bütün Orta Asya ülkeleri için de geçerli olabilir. Onları değerlendirmek için pek çok dinamiği gözden geçirmek gerekiyor. Orta Asya’yı anlamak için daha çok okumak ve olayları farklı değerlendirmek gerekiyor. Bu iki ülkeden ayrılırken “adım adım Bozkırlar” demiştim ama, birden kendimi bir Afrika ülkesinde buluverdim hem de  Ramazan aylarının içinde bir günde… Yani Fas’da… 1943 yılları içinde yönetmenliğini Michael Curtiz'in üstlendiği Hollywood klasikleri arasında önemli bir yere sahip olan ve Humphrey Bogart ile İngrid Bergman'in oynadığı "Casablanca " isimli ask filminin sahnelerini, kimsenin unutmadığı bir ülkede…

Öğrencim Sabrina Sami, okullar bitmiş artık ülkesine gidecekken bana dönerek: “haydi hocam, gel ülkeme” dediğinde ona “hayır” deme şansım yoktu. Bir sabah onunla birlikte uçağa bindiğimde içimde garip bir heyecan vardı. Neden olduğunu bilmediğim bu heyecanın nedeni her halde Fas ile ilgili basında çıkan güzel resimler ve kataloglar olduğunu tahmin ediyorum. Yola çıkmadan pek çok kişiden aldığım referanslara bakılırsa da görülecek pek çok yer ve yemek olarak tadılacak farklı lezzetler vardı. Hepsine uymaya çalıştım kaldığım süre boyunca.

Bu gezinin diğer gittiğim ülkelerden en önemli farkı Ramazan günlerine denk gelmiş olmasıydı. Hepsi Müslüman olan bu ülkelerdeki vatandaşlar büyük bir ihtimalle Ramazan ayında oruçlarını tutuyorlardır, namazlarını kılıyorlardır. Ancak bir Arap ülkesinde bu ritülellerin sanki daha farklı olacağına dair bir inancım vardı ki, çok doğru çıktı. Evet, eğer ki Arap ülkelerini aranızda gezenler var ise ben bu ülkeleri ve şehirleri çok da detaylı gördüm diyenler var ise ben hemen şunu hatırlatmak istiyorum: “eğer ki, bu ülkelere Ramazan ayında gitmediyseniz, bence görmüş sayılmasınız”. Gerçekten Fas’da üç şehri görme şansım oldu ve her biri birbirinden oldukça farklıydı ancak tek bir birlik vardı, o da; Arap ülkelerinde gerçekten Ramazan farklı yaşanıyordu.

Sabrina’nın yaşadığı şehir Agadir’di. Bizim Antalya gibi bir deniz kenarında ülke çapında tanınmış bir şehir. Turistlerin büyük bir çoğunluğu deniz kenarı olması nedeniyle bu şehri tercih ediyorlarmış. Şirin, okyanus kenarında... Daha sakin ve yaşanılacak bir yer. Şehirde Ramazan’ın yaşandığını hemen şu şekilde anlıyorsunuz: “bütün lokantalar gündüz kapalı”. Yani eğer ki, turist olduğunuzu anlamazlarsa size kimse yemek bile vermiyor. Faslı vatandaşlar ise bundan daha fazla muzdaripler, eğer ki, oruç tutmuyorlarsa yada bir şey yemek durumunda kalırlarsa hemen polis gelip ceza kesiyormuş, bir uyarı daha alırlarsa da hapis cezası veriliyormuş. Kaç kişi bir ay içinde bu cezadan nasibini aldı bilmiyorum ama bütün vatandaşların oruçlarını tutmasalar bile bu kurala uyduklarını görmek mümkün… Küçük bir şehirde ramazan ayının yaşanan ritüelini görmek çok mümkün olmasa da; Marakeş’e gelince olayın bütün gerçekliği su yüzüne çıkıyor.

Öncelikle Ramazan ayında yaşam tersine dönmeye başlıyor Fas’ta… Yani gündüzler gece, geceler gündüz oluyor. Dükkanlar akşamüzeri saatine kadar açık değil, öğleden sonra bir ara açılır kapanır gibi oluyor. Ancak iftar saati öncesi yine her şey duruyor. İftar saatinden teravi saatinden önceye kadar yeniden bir sessizlik ve birden her yer canlanıyor mu diyeyim, kıyamet meydanına mı dönüyor diyeyim bilemiyorum ama yer gök yerinden oynuyor diyebilirim.

Bir coşku, bir gürültü ki, burada neler oluyor diyorsunuz Binlerce kişi çocuk arabalarını da yanlarına alarak ellerinde çocukları, yaşlılar kolay yürüyemezken kollarına girdikleri akrabaları ile, gençler sanki bir eğlence merkezine gidiyormuş gibi arkadaşları ile bir olarak şehrin en merkezi ve büyük camisine akın ediyorlar. Ters yönde gidiyorsanız, ezilme tehlikeniz çok yüksek…. Böyle bir izdihamı ben belki maçlarda ya da konserlerde gördüm günlük hayatımda…. Sanki bu insanların da tek eğlencesi toplu kılınan teravi namazı… Çocuklar ile namaz nasıl kılınır, binlerce insan nasıl sığar demenize gerek yok, çünkü camiye gittiğinizde bu kişilerin aynı ritimde namaz kıldıklarını görebiliyorsunuz. Sonra mı neler oluyor? Sonra Kıyamet Meydanı’ndaki eğlenceye takılıyorlar. Bu meydan da yılan dansçıları, boks gösterisi yapanlar, göbek dansı yapanlar, baloncular, tüfek atıçıları, hedef tahtasına ok atanlar bir yana portakal suyu satanlar, lokantalar coşku içinde çalışıyor. Terzi dükkanları bu saatte açık, takı satanlar, kumaşçılar bu saatte açık, inanmayacaksınız ama alışveriş merkezlerinden sebze ve meyvelerini alan kolilerini taşıyan insanlara bile gecenin ilerleyen saatinde görmeniz mümkün… Ta ki, yeniden safur saati bitip sabahın erken saatleri şehri yavaş yavaş aydınlatana kadar... Sonra yeniden kapıyor gözlerini…

Marakeş’de yaşanan bu olayların bir başka benzeri Casablanca’da yaşanıyor. Buradaki tek fark, bu şehirde gelir düzeyleri bakımından farklı yaşayan kişilerin bulunması. Bir grup içkisiz gece kulüplerinde çaylarını ve nargilelerini içerken en lüks araba sahipleri, diğer yandan sokaklarda çocuklar sabaha kadar oyun oynuyor, anneleri safur yemeklerini pişiriyor;  bir grup kişi onlarda orta halli dediğimiz kişiler, deniz kenarında yürüyüş yapıyor ve banklarda oturarak vakit geçiriyorlar.

Mağazalar tüm gün kapalıyken, iftar sonrasında insan akınına uğruyor. Kimse gün için de ortada yok iken, akşam saatinde nereden çıktıklarını anlamadığın milyonlarca insan sokaklarda kavgalar ediyor, yemek topluyor, dileniyor, ve Ramazan bir Arap ülkesinde çok canlı bir şekilde yaşanıyor.

Gezmek eğer ki farklı olaylara tanık olursan anlamlı oluyor. Önemli olan senin gördüklerini iyi okuman ve anlamlandırman. Bu yapmış olduğum Fas gezisi benim için bambaşka bir dünyayı görmeme neden olan bir kazanç oldu yaşamımda; bana görsel bir farkındalık yarattırdı.

Bundan sonraki yolum önce Moğolistan, sonra da Türkmenistan olacak. Şimdiden heyecanını yaşamaya başladım bile… Yaşanan zamanlar her zaman gelip geçen zaman dilimleridir, önemli olan bunlardan zevk almak ve almış olduğum bu tadı başkaları ile paylaşmaktır… Ben, Fas’ı bambaşka bir pencereden gördüm. Kimbilir bir başka kişi nasıl görmüştür?

Hayatta böyle değil midir zaten, nasıl bakarsan öyle görürsün ?!. ..Ya da görmek istediğin gibi bakarsın. Ben güzel görmek istedim ve olağanüstü gördüm. Bu nedenle şanslıyım….



11.11.2016

Yorumlar

Yorum Yap

500