Yazarlar
Anket

Güzel atlar ülkesi: Kapadokya
Pers dilinde ‘Güzel Atlar Ülkesi’ anlamına gelen Kapadokya’yı dinledik. Burası, iyi kalpli, misafirperver, özel, gerçek insanların yaşadığı ve Türkiye’yi dünyaya tanıtan en önemli turizm merkezi… Her mevsim ayrı bir güzellik barındırıyor. Kışın bembeyaz karlarla kaplanan kum rengi şehir adeta tarihiyle birlikte kış uykusuna yatıyor…
Ürgüp, Göreme ve Avanos… Peribacaları ve yeraltı şehirleriyle tarihin sesi, atacağınız her adımda kulaklarınıza fısıldıyor. Gerçekte Erciyes ve Hasan Dağı’nın püskürttüğü lavlar Kapadokya’ya yayılmış, rüzgar, yağmur, akarsularla aşınmış ve oluşumlar ortaya çıkmış olsa da, ben bir masaldan kalan izler gibi izliyorum Peribacalarını. Sanki bu taşların hepsi yaşıyordu. Öyle bir büyü yapıldı ki tüm dünya dondu, taş kesiliverdi. Kimi başında şapkasıyla, kimi büyük, dönen eteğiyle. Kimileri kalabalık gruplar halinde sohbette dondular sanki. Bazen de burada yeşeren bir örtü yanılsamasına kapılıyorum. “Bir tutam alıp, çantama koyuversem ve dönüşümde balkonumda bir toprağa soksam peribacası çıkar mı?” diye düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi. Binlerce yıl önce küçük dev adamların kendileri için tasarladığı sıra dışı evleri olduğunu hayal ediyor, o dönemde yaşamadığım için de hayli hayıflanıyorum.
Bu yumuşak tabakayı ciddi sabırla oyan o dönemin insanlarının yaptıkları barınakları, kiliseleri dolaşırken hayranlığımı gizleyemiyorum. Hele Derinkuyu Yer Altı şehri… Bu gizlilik, bu korunma gücünü anlamam kolay olmuyor. Akıl almaz güzellikteki taşların görsel şölenini bırakıp geri nasıl döneceğimi düşünüyorum. Çaresizlik! Bir yandan buradaki rüzgarı yaşama şansı olağanüstü. Sabahın erken saatlerinde gökyüzüne dizelenmiş dev balonlar…
Mevsim sonbahar… Ağaçların turuncuya dönen yapraklarını izlerken, her an içinden biri çıkıp “Gel, geelll sana göstereceğim neler var” diyecek bir mağara adamını bekler buluyorum kendimi. Elimde fotoğraf makinem tetikte bir gözcü misali dolanıyorum rüyalar ülkesinde...
‘Üç güzeller’ poz veriyor sanki bana. Adları gibi birbirinden güzel üç taş yan yana. Sonra Dervent Vadisi’nde “Hoş geldiniz” dercesine ziyaretçilerini bekleyen bir deve... Tabi aklınız karışmasın, o da taştan.
Göreme Açık Hava Müzesi, tıpkı bir ressam elinden çıkmış tablo misali bekliyordu bizi. Mevsim sonbahar ve yerlerde turuncu yapraklar. Burada yüzlerce kilise olduğunu söylüyorlar.
Göreme’nin yaklaşık 5 bin yıl öncesine kadar giden yerleşim tarihi, “Bir varmış bir yokmuş” diye başlayan masalda size de küçük bir rol verir gibi... Gündüzü başka, gecesi bambaşka… Başınızı yastığa koyduğunuz andan itibaren kendinizi zaman tünelinin içinde bulacaksınız burada. Taşınma planları geçiyor aklımdan... Kendi başınıza seyahat etmediğiniz sürece yerleşme planlarınızı gelecek zamana taşımanız zor olmayacaktır. Hele bir de bekleyeniniz varsa! Aynı zamanda şehir de sizi sever, aşkınızı hisseder ve ayrılık acıtır bir yanınızı. Kapadokya’yı anlatırken size “Orada yazıyor olmak vardı” diyorum şimdi tam da şu anda.
Şaşırmamalısınız! Peri Masalı’nın serin manzarasındaki kahvaltısını, tüfler içine yapılmış Kapadokya pansiyonlarını ve işletmecilerinin samimi özel ilgilerini, Fatma Teyze’nin “Yoldan geldiniz, açsınızdır” diyerek bize sunduğu leziz kekini, dönüş yolunda Antonio Banderas’ın tıpkısı Mustafa ağabeyimizin bizi uzun zaman bekleyişi, yolcu edişi... Anlatılmaz. Yaşanır... Burası, iyi kalpli, misafirperver, özel, gerçek insanların yaşadığı ve Türkiye’yi dünyaya tanıtan en önemli turizm merkezi Kapadokya...
Her mevsim ayrı bir güzellik barındırıyor. Kışın bembeyaz karlarla kaplanan kum rengi şehir adeta tarihiyle birlikte kış uykusuna yatıyor. Çok çok anlatıp göçlere neden olmak da istemiyorum. Oradaki insanların yürekleri kirlenmesin hiç, bunu diliyorum.
En gerçek Türk gecesine konuk olduk
Avanos yolunda, terk edilmiş hayalet şehir görünümlü Çavuşin’i geçip Zelve Vadisi’ne varıyoruz. Dehlizler, yüksek kayalara ayrılmış kiliselerle dolu burası. İçinden çıkılması güç bir labirenti andıran tüneller, akustik yapısıyla da hayrete düşüyor insanı. Rengarenk kumaşlarla yapılan bez bebeklere elim gidiyor. Yöreye özgü bir ürün bulduğumda çocuk sevincim başlıyor ve kızım için seçim yaparken zorlanıyorum. Çömleklerse adeta sanat eseri. Çeyiz sandıkları, el işi takılar, duvar süslerine hayran kalıyorum. Tanrı beni alışveriş için değil de sevdiğim ve beraberimde götürmek isteyeceğim şeylerin fotoğraflarını çekmem için yaratmış sanırım. Görüntülemeye doyamıyorum. Kapadokyalı kızların maharetli elleriyle şekillenen ipek halıları nasıl dokuduklarını görmelisiniz. Uranüs’e gitmeden Kapadokya şarabından içmeden, düğün çorbası, ağpakla, nohutlu yahni, ayva dolması gibi yöreye özgü lezzetlerin tadına bakmadan geri dönmüyoruz. Bir tepenin içinde oyulmuş bu restoranın inanılmaz mistik atmosferine teslim ediyoruz kendimizi… O gece şimdiye dek katıldığım en sıra dışı, en gerçek Türk gecesine konuk oluyoruz. Avanos, ustalarının sabırla ziyaretçilerini denemeye davet ettikleri ve bir türlü şekle girmeyen, sürekli eğilip bükülen çamurun yine usta tarafından bir kaseye, vazoya dönüştürülerek ziyaretçiye hediye edildiği, çanak-çömlek atölyeleriyle dolu. Düğün hikayelerini bu işe bulaştırmadan duramıyorum. Gelinim Ferda’dan gelinliğiyle oturup çömlek yapmasını istiyorum. Küçücük kaplarda ikram edilen elma çayımızı yudumlarken, fotoğraflamayı da ihmal etmiyorum. Kızılırmak kenarındaki ördeklere ekmek atıyoruz sonra birlikte…
Periler şehrine doyamadan, susuyorum. Kapadokya’ya susuyorum...

Ahmet GÜREL
Berna BRIDGE
Beyza IŞIK
Burakhan UYGAN
Cemre GÜMRÜKÇÜ
Çağnur ŞARMAN
Ferda Ercan UYULAN
Işık TEOMAN
Meltem ONAY
Necdet GONCAGÜL
