Hayatının sayfasını “gazeteci” olarak çizdi
Henüz 20’sine girmeden İstanbul Hukuk Fakültesi’ni ve teklif edilen banka memurluğunu elinin tersiyle itti Tufan Aksoy. Tek başına İstanbul’a gitti, Yeni Asır’da 3 yıl çalıştıktan sonra. Ne bir tanıdık, ne de bir referans… Yaklaşık 3 yıl sonra büyük gazeteci
Çetin Emeç ile sayfa çizdi… 1970 yılında Avrupa Altın Objektif Ödülü sahibi oldu. Daha sonra Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin düzenlediği yarışmada Yılın Sayfa Düzeni birincisi oldu… Hâlâ İzmir’de Yenigün Gazetesi’nde büyük bir aşkla röportajlar yazmaya ve sayfa çizmeye devam ediyor…
Ekim ayı sonlarına doğru çınar ağaçları iyiden iyiye sararmış, sonbahar mevsimi doğası gereği her yerde elle tutulur imgeleriyle
birer ayna gibi asılı duruyordu… İnce uzun boylu bir adam masada oturmuş editör arkadaşımız Aslı Öktener Köse ile sohbet ediyordu. “İstanbul’dan apar topar, çağırdılar. Ben de ilk uçakla geldim” diyordu. Çıkıp kapıdan gitti. Arkasından baktım öylece… Kim olduğunu sormadım. Kendim öğrenmeliydim. İkinci şahıstan öğrenilmeyecek kadar değerli bir gazeteci olduğunu hissettim. Belleğimin ince geçirgen suretine çizdim bunu…
Bir gün kendisinin çalıştığı Yenigün Gazetesi’nde işe başladım… İçeri girer girmez pencere kenarında, en son masada oturmuş
bir şeyler yazıyordu. Bir şeyler dediğime bakmayın muhtemelen “edebiyattan” ve “estetik kaygı”dan geçmiş haberden çok edebi metine benzer bir yazı ile uğraşıyordu. Klavyesinden çıkan seslere kulak verdim. Düzenli değildi sesler, “süreklilik” ve “zaman zaman” iç içe geçiyordu… Bizi tanıştıran gazeteci arkadaşımız “Tufan Aksoy ağabeyimiz” dedi. Geri çekildi sonra biz kendisinin masasında kaldık kısa bir süre… İsmimi ve cismimi söyledim. Beyaz saçlarının arasından açılan alnında karlı bir sabah, havadan düşen beyaz bir tüy gibi temiz bir yüz duruyordu. Tebessüm etti her zamanki gibi… Sonra birlikte sık sık yemek yedik ama en çok rakı içtik…Göğün karanlığa doğru baktığı bir akşam, oturduğumuz lokantada yağmur çiselemeye başlayınca müşteriler içeri kaçmış biz Tufan Aksoy ile birbirimize bakıp “Biz yağmuru da içeriz Tufi” dedim. Güldü. Kahkahalar arasında ve yağmur altında içmeye devam ettik. Bir daha hiçbir yağmur kadehleri böyle beyazdan maviye çalmadı, yağmur bir daha hiçbir masaya kelimelerden sonra düşmedi…
O yağmuru ve akşamı dostluğumuzun anılarına manşet yaptı(k),(m). Tufan Aksoy ağabeyimizle foto muhabiri olarak çok habere gittim. Ama o en çok Emre Tazegül’ü severdi… Bizden daha iyi fotoğraf çektiği için değildi sadece, sevdiği içindi… Ben kıskanırdım aralarındaki “aşkı”. Biz, edebiyat, şiir konuşurduk ama o Tazegül’ü severdi… Birlikte müthiş ikiliydiler…
Birlikte 3 yıl çalıştıktan sonra ben Ege Life Dergisi’ne foto muhabiri olarak geçtiğimde o Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi’nde
ölüm ile hayat arasında sürekli bir şekilde pencere kadar görebildiği gökyüzüne bakıyordu. Soluğu yanında aldım.
O ağır el çantasıyla 60 yaşına rağmen haberden habere büyük bir keyifle giden adam zayıflamış ve öylece yatıyordu. Sarıldım
ve sustum… Yaklaşık bir ay sonra düzenli ilaç kullanmaktan başka yapacak bir şeyimiz yok diyen doktorlar eve taburcu ettiler. Biz (Cemal Sevgi ve Soner Çağlar ile birlikte) evine gittik. Evindeki kitaplığı gördüğümde bakakaldım. Bir kütüphanede gibi… Kitaplar ve onun o sayfalarla geçen ömrü, gençliği hatta belki de bazı kitaplar için onun çocukluğu… Geçmişine tanıklık eden kitapları önünde birkaç kare fotoğraf çektim. Sonra odaları dolaştık, ilk fotoğraf makinesi, Çetin Emeç ile çalıştığı yılların anıları… Vedalaşırken “Bize kötü bir şaka yapma, daha seninle söyleşi yapacağız” dedim. Üç yıl sonra bu kez sadece içmeyecek aynı zamanda söyleşi yapacağız şeklinde konuştuk. Aslında hiçbir zaman yok demedi ama biz ne zaman yan yana gelsek içimizde hayatın ve anıların çölünde bir vaha gibi dururdu…
Alsancak’ta Yakın Kitapevi’nde röportajı vardı. Onunki bitince bu kez ben onunla söyleşi yapacaktım. 3 Kasım akşamı konuşabilmek için bir iki yer aradık ve Doğa Cafe’de oturduk. Biz içeriye girdikten kısa bir süre sonra ince bir keman çalıyordu. “Ölünce bir kemana gömün beni/ Vasiyettir/…” dedim içimden. Tufi duymadı, bu kanat sesini… Ses Kayıt cihazı açtım ancak bu
ikimizin de canını sıktı. “Olmaz yahu” dedi. Aslında bir hatıra olsun istedim sesi bende… Bazen uçan söz kalan yazıdan iyidir, soyut zaman somut acılarla yüz yüze getirdiği çok sonraları için…
...
Devamını Ege Life'ın Aralık sayısında bulabilirsiniz.
Ege Life'ın Aralık sayısı tüm Yaysat - Migros - Kipa ve D&R'larda bulunmaktadır.

