Yazarlar
Anket
Herşeye rağmen Camilla
“Akıl hastanesi! Evim diyebileceğim bir yere sahip olma hakkım bile yok! Onların keyfine kalmış işim! Bu, kadının sömürülmesi, sanatçının ölesiye ezilmesi... Mahsus kaçırdılar beni, onlara tıkıldığım yerde fikir vereyim diye, yaratıcılıklarının ne kadar sınırlı olduğunu biliyorlar çünkü. Kurtların kemirdiği bir lahana gibiyim şimdi, yeni filizlenen her yaprağımı büyük bir oburlukla mideye indiriyorlar...
Bilmiyorum, kaç yıl oldu buraya kapatılalı, ama tüm hayatım boyunca ürettiğim eserlere sahip çıktıktan sonra şimdi de kendilerinin hak ettikleri hapishane hayatını bana yaşatıyorlar...
Bu esaretten çok sıkılıyorum... Eve hiç dönemeyecek miyim, Paul?”
Bu sessiz çığlık, sanat hayatının en verimli döneminde akıl hastanesine kapatılan ve tam 30 senesini o çok sevdiği heykelden uzak, çamura veya taşa elini sürmeden geçiren Camille Claudel’e ait. O, yaşadığı dönemde kadın olmak yeterince zor değilmiş gibi bir kadın için asi, özgür ruhlu, başına buyruk üstelik de sanatçı… Ailesinde babası ve erkek kardeşi Paul’den ne kadar destek gördüyse; annesi, kız kardeşi ve yaşadığı çevre tarafından da o kadar dışlanır. Ve günün birinde sürekli adını duyduğu Auguste Rodin ile yolları kesişir. 15 yıl sürecek, cenneti ve cehennemi bir araya getirecek Camile- Rodin aşkı… Aşkla birleşen yaratıcı gücüyle kimi tanınan kimi tanınmayan birçok heykele imza atan Camille için hayat, 30 yıllık bir kabus hazırlıyor…
“Beni buradan çıkarın! Çok üşüyorum”
Yaratıcılığın gücünü aldığı sonsuz hayal denizinden, bitmeyen, sığ, soğuk ve karanlık bir kabusun içinde, belki hala daha umudu arayan küçük bir kız… Camille…
Bugüne kadar belki kimse Camille’in içindeki fırtınaları, tutkuları, nefreti, hayalleri ve kabusları arasında nasıl sıkıştığını onun gözünden anlatmadı. İşte İzmir’de bir tiyatrocu küçüklüğünden bu yana gelen Camille birikimini sahneye taşıyor. Üstelik de tek kişilik bir oyunla! Oyunun tek kişilik olması bir yana bir de konusu Camille Claudel olunca, böylesi zorlu bir performansı ortaya koyacak tiyatrocuyu merak ettim doğrusu…
Belki de birçok tiyatro oyuncusu kadının hayalini süsleyen bu karakterin 15 Ekim’de Fransız Kültür’de sahneleneceğini bildiğim için tam telefona sarılıp Dilek Hanım’ı arayacakken Abone Sorumlumuz Elif demez mi “Oyunu oynayan kişi Ebru Sagay ve benim yakın arkadaşım. İstersen arayayım, görüş.” … Yüzüme yayılan gülümsemeyi hepiniz tahmin etmişsinizdir sanırım. Telefon görüşmesi sonrası provalarını yaptığı Fransız Kültür’de buluşmak üzere anlaştık.
Dini mutluluk, ibadeti gülmek
Ebru’nun adı bir yerlerden aklımda kalmış, nereden tanıdık bu isim derken karşıma “Domuz Ahırı” oyunu çıkıyor. Oyunlarında ırkçılığa karşı özgürlüğü anlatan Güney Afrikalı Athold Fugard’ın 2. Dünya Savaşı dönemi Sovyetler Birliği’nde geçen sıra dışı bir şekilde anlattığı öyküden uyarlanan Domuz Ahır’ında Zekeriya Hocalar’ın muhteşem performansına başarıyla eşlik eden oyuncuydu Ebru.
Buluştuğumuzda ilk dikkatimi çeken şey, gözlerinin içindeki o sıcacık tebessüm oluyor. Foto muhabir arkadaşım Mehmet Emin bir araya geldiğimiz gülümseyerek, “İki tane çıtı pıtı bayan bir araya geldi, sizi kadraja nasıl oturtmalı” diyerek takılıyor. Çok neşeli, insanı içine çeken pozitif bir enerjiye sahip Ebru. Daha ayaküstü tanışıp, laflarken nasıl bir insan olduğunu şöyle özetliyor; “Ben dini mutluluk, ibadeti de gülmek olan biriyim…” Oradan buradan laflarken birbirimize sadece dış görünüş olarak değil, karakter olarak da benzediğimizi anlıyor ve gülüyoruz.
Hayatında Camille’siz köşe yok
“Neden Camille” dememe gerek bile kalmıyor, sanki birbirimizin aklından geçenleri anlıyor gibiyiz. Sanki sözcüklere gerek yokmuş gibi, aklımdaki soruya yanıt vermeye başlıyor gülümseyerek. Hayatını, toplumun bir kadın olarak kendisine biçtiği rolü reddederek, karşısındaki engellere gücünün yettiği yere kadar mücadele ederek geçiren Camille Claudel’e tutku derecesinde bir hayranlık beslediğini söylüyor Ebru.
Ünlü heykeltıraşı küçük yaşlarda keşfettiğinden beri hayatında Camille’siz bir köşe kalmadığını anlatıyor. “Ona ait bulduğum pul kadar resimleri bile sakladım. Hakkında çıkan yazı, kitap ne varsa okudum ve sakladım. Onunla ilgili 7 ülkede oyun sergilenmiş. Ben 6’sını izleyebildim. Bir de filmini izledim” diye heyecanla anlatıyor. Onun yaşadığı zorlukların ve benzeri hayatların günümüzde hala daha örneklerinin olmasının ne kadar üzücü olduğu aynı anda dudaklarımızdan dökülünce, basıyoruz kahkahayı.
Metni vermiyorlarsa ne olmuş
Oyunun bugüne kadar ülkemizde sergilenememesinde yatan en büyük sebebin orijinal metnin verilmemesi olduğunu anlatıyor. Ama “Onlar metni vermiyorsa ne olmuş ki? O zaman biz de bambaşka taze bir bakış açısıyla kendimiz yazarız” demiş ve kolları sıvamış. Tabi yapmak söylemek kadar kolay olmamış ama yılmamış Ebru. Bundan tam 1 yıl önce işe yazar aramakla başlayan sempatik oyuncu, 4 yazarla konuştuğunu ve hepsinin de “Yazarım” dediğini anlatıyor. Elimde Camille’e ait ne kadar doküman varsa hepsini yazarlara yollamasına rağmen hiç ses soluk çıkmamış. Görüştüğü yazarlardan biri de “Alevli Günler”in yazarı Irmak Bahçeci olduğunu ve Bahçeci’nin tam 6 ay sonra kendisine oyunu yazdığını söylediğini belirtiyor. “Irmak rahatsızlığından dolayısı geciktiğini söyledi. Fakat biz çoktan Eda Erdem ile özgün bir text yazmıştık” diyerek yazılma sürecini anlatıyor Ebru. Bu yüzden teşekkür edip geri yollamış.
İşte bu
Sıra geliyor yönetmen konusuna… İstanbul yollarına düşen oyuncumuz, Haldun Dormen dahil birçok yönetmenle görüşmüş. Yönetmenle birbirlerini anlamalarının dışında yaşanan en büyük sıkıntı, konaklama ve yemek gibi ihtiyaçları gibi tamamen duygusallıktan (para) geçtiğini söylüyor. Ancak Kaan Basmacıoğlu ile görüştüğünde “İşte bu” dediğini çünkü tam olarak kendisini anladığını, sanki hala aynı anı yaşıyor gibi anlatıyor. İzmir’e getirdiği Basmacıoğlu’nun bir süre kendisinde sonra sırasıyla dekor tasarımcıları ve yazar Eda erdem’de kaldığını dile getiriyor mahcup bir gülümseme ile. Neyse ki sonra oyununa sponsor olan sayılı kurumlar arasına İzmir Vilayetler Evi’de girince Kaan’ın göçebe hayatının sona erdiğini söylüyor. Kaan Basmacıoğlu’nun kendisine şöyle dediğini söylüyor, “Sana galanı da yapacağım, başka da bir şey istemiyorum.” İstanbul’dayken Nuri Hoca dediği Nuri Gökaşan ile 50’ye yakın oyun izlediğini ve bir hayli de eğitim aldığını da ekliyor sözlerine ve “Yine Volkan Severcan, onunda hakkını yiyemem. Ama en çok Nuri Hoca, onun sayesinde belli bir kademeye geldim” diyor.
Ailem ve çevremden çok zaman çaldım
Kaliteli sanat için çok fazla şey feda ettiğini dile getiren Ebru, “Ailem ve yakın çevremden çok zaman çaldım, özellikle de bu oyun için. Çünkü ben konsantre olup, Camille olmalıyım! Onlarla yeteri kadar zaman geçiremediğim için üzülüyorum tabi ama bu benim için çok önemli bir proje… 15 Ekim’e kadar dişimi sıkıp, her şeyimi ortaya koymalıyım” cümleleriyle oyununa ne kadar disiplinli hazırlandığını anlatıyor. Camille’i hakkını vererek oynayabilmek için heykeltıraşlık öğrendiğini ve bu sanattan da çok keyif aldığını da ekliyor. Konuşmamızın sonunda çocukluğunda özgürce çamurun içinde onlara şekil vererek üstünü başını kirleten Camille ile aynı şeyleri paylaşabilmek için 3 günlüğüne Tarsus’a gideceğini söylüyor, çocuklara has bir gülümsemeyle.
Yapamazsın çok zor dediler
Oyunu İstanbul’da ve tüm Türkiye’de sergilemek isteyen Ebru Sagay’ın önündeki en büyük engel ise sponsor sorunu. Şu an için oyunun sponsorları; İzmir Fransız Kültür, Konak Belediyesi, İzmir Vilayetler Evi ve Stüdyo Ekrem. Oyun bir heykeltıraşın hayatı olunca kil, taş ve tel gibi materyallere duyulan ihtiyacın yanı sıra hala daha dekor ile ilgili ciddi sorunları olduğunu öğrendiğim Ebru, “Eşim, ailem ve tüm çevrem ‘Ebru yapamazsın, çok zor’ dediler. Ben de şöyle yanıt verdim, yapamazsın diyenler bugüne kadar yapanları durduramadı…” diyor. Vazgeçmeye ve pes etmeye hiç mi hiç niyeti yok. Bir yandan oyunun provalarına devam ederken bir yandan da İzmir’in sanat ve sanatçı dostu kurumlarıyla görüşerek sponsor arıyor. Ne dersiniz sizce de biraz “Camille damarı” yok mu?
“Galiba herkes haklı… Bu mutsuz sanat, koca sakallıların işi, doğaya onca yakın olan kadınların değil…”
“Bu kadar yalnız kalmak için ne yaptım?” “Bütün istediğim heykel yapmak, sonsuza dek…”

Ahmet GÜREL
Berna BRIDGE
Beyza IŞIK
Burakhan UYGAN
Cemre GÜMRÜKÇÜ
Çağnur ŞARMAN
Ferda Ercan UYULAN
Işık TEOMAN
Meltem ONAY
Necdet GONCAGÜL
Özlem DEMİRCAN